Advert
Advert
İletişim Bilimi içinde bulunduğumuz durum hakkında ne söyler?
Ali GENÇOĞLU...

İletişim Bilimi içinde bulunduğumuz durum hakkında ne söyler?

Bu içerik 243 kez okundu.

Öncelikle, hoş geldiniz! Tekrardan.

Bu köşede daha önce benzerini söylediğimi zannediyorum.

İletişim bilimi ve siyaset bilimi arasındaki ortak noktalardan biri şu:

İletmeye çalıştığınız bir mesajın hedefine ulaşmaması bir ihtimaldir ve bu zorunlu bir ihtimaldir.

Siyasi alanda üretilen ideolojilerin kitlelerin tamamına ulaşmaması bir ihtimaldir ve bu zorunlu bir ihtimaldir.

Muhakkak hedef kitleniz içerisinde sizin ürettiğiniz mesaja muhalif olan ya da onu yalnızca kısmen özümseyen birileri olacaktır. Bu zorunlu bir ihtimaldir. Aksi halde halk kitleleri yukarıdan gelen her mesajı özümseyen ve benimseyen makineler haline dönüşürler ve aslında hayat durur.

Gelişme durur.

Toplum denen şey durur.

Bundan yaklaşık bir buçuk sene önce yine Suriye’ye yapılan operasyonun sıcaklığıyla merkezden çevreye iletilen siyasal mesajların halk tabanında nasıl algılandığı üzerine iç batı Anadolu’da orta büyüklükte birkaç köyde alan çalışması yapmıştım.

Türkiye’nin siyasal aktörleri, parti liderlerinden sivil toplum kuruluşlarının başkanlarına kadar, neredeyse bir bütün olarak milliyetçi bir dava olarak gördükleri bu operasyona destek veriyorlardı.

Peki, şehit veren ailelerin olduğu, siyasal eğilimin milliyetçilik üzerine kurulduğu, haberleri de öyle alternatif kanallar arayarak değil bizzat ana akım medyadan, ulusal TV kanallarından alan insanların yaşadığı bu köylerde hissedilen neydi? Buralar ideolojik, dinsel, kültürel olarak nerdeyse Türkiye’nin kendisini üzerine bina ettiği bölgelerdi.  

Öncelikle askerlerin sağ salim gidip dönmesini istiyorlardı. Bu neredeyse herkesin üzerinde anlaştığı noktalardan birisiydi. Bana göre bu his sanki komşun, akraban, çocuğunun arkadaşları ölmesin veya üzülmesin gibi bir histi insanlar için.

Katı bir şekilde reddedilen mesajlardan biri Cumhurbaşkanı’nın TSK ile beraber operasyonu yürüten o zamanki adıyla ÖSO’nun Kuvayı Milliye olarak görülmesi gerektiğine dair söylemiydi. Bu; aslında batıya karşı verildiği kadar Araplara ve Arap İslam’ına karşı da verildiği kabul edilen milliyetçi mücadelenin söylemlerini büyük ölçüde benimsemiş bu insanlar için kendi dedelerinin mücadelelerine yönelik bir hakaret olarak algılanıyordu.

Suriye’nin kuzeyinde bir terör varlığını herkes kabul ediyor ve PKK karşısında alarm pozisyonu alıyordu. Ancak kaydettiğim kimi suçlamalar vardı: henüz dumanı tüten barış süreci ve Kuzey Suriye’de PYD ile ortak yapılan Süleyman Şah türbesi operasyonu hafızalardaydı. Çalışma yürüttüğüm alandaki nüfusun yarısından fazlası ve özellikle kanaat önderleri kendi tabirleriyle “musibeti yaratıp başımıza musallat edenin şimdilerde musibete saldıranın kendisi” olduğunu düşünüyorlardı. O dönemde bu denli açık bir şekilde parti saflarına çağrı var mıydı hatırlamıyorum ama hiç kimse bu anlamıyla parti saflarını sıklaştırmaya çalışmıyordu.

Bir buçuk sene sonra tekrardan… Bu sefer bir öncekine nazaran milletin konu üstüne konuşabileceği alan daha da dar. Ancak aklıma hep bir buçuk sene öncesinin köyleri geliyor.

Kamusal senaryo ne olursa olsun gizli perdenin ardında arı kovanı vardır. Ne olup ne bittiğini, yönetenlerin hiç biri tam olarak bilemez. Buna siyasal seçimler ve kampanyalar üstüne çalışanlar “dip dalga” diyorlar.

Ülke sathında bölünmüşlüğün ve yönetim krizinin ayan beyan olduğu böylesi dönemlerde krizi aşmanın yolu zaman zaman bir panik havasının yarattığı birleşme ihtiyacıdır. Bu aslında devletin varlığından beri uygulanagelen bir strateji. Bunun ne sonuç vereceğini tam olarak kimse kestiremez ancak olan biten üzerine neredeyse konuşmanın yasak olması bir fikir veriyor kanımca. Bu fikri siyaset bilimci Scott’un sözleriyle ortaya koyabiliriz “suskunluk ne kadar katıysa gizli politika o kadar güçlüdür”. Bir başka deyişle kamusal suskunluğun gücü aslında egemen gözüken ideolojik söylemin güçsüzlüğüdür. Böyle olmasa, herkesin büyük bir şevkle destek verdiği düşünülen şeyin aksini söylemenin cezai yaptırıma tabi olmasına gerek kalmazdı.

Başta dediğimiz gibi mesajın hedefine ulaşamaması bir ihtimal ve zorunlu bir ihtimaldir. En azından iletişim alanına yönelik yaptırımın tarihin gördüğü en sıkı duruma getirilmesinden yola çıkarak denebilir ki bu sefer bir buçuk sene öncesine kıyasla merkezden gelen ideolojik mesajları alma konusunda daha isteksiz bir kitle var.   

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Fatih ( Gezenotelci )     2019-11-11 Çok iyi bir yazı. Ben de bir Milaslı olarak İstanbul Bayrampaşa'da yaşıyorum. Bizim belediyemiz maalesef daha sosyal medyanın gücünü farkedemedi.