Reklamı Geç
Advert
Advert
Advert
BİR BODRUM SÖYLENCESİ
Turgay MUTLU...

BİR BODRUM SÖYLENCESİ

Bu içerik 101 kez okundu.

Dilci Güngör Varınlıoğlu'nun yazsını bu hafta sizlerle paylaşmak istedim. 

Roma yazınında elegeia ozanları dörtlüsünün zaman sırasıyla dördüncüsü Publius Ovidius Naso (İÖ 43 - İS 17) Orta İtalya’nın Sulmo (bugünkü Sulmona) kasabasında doğmuş, Roma’da dil ve tüze öğrenimi görmüş, babasının isteğiyle girdiği kamu işlerinde kısa süre çalıştıktan sonra, yeteneği ve hevesi doğrultusunda kendini tümüyle şiire vermiştir.  Ne var ki alanında iyi bir üne kavuşmuşken, 50 yaşında Roma imparatorluğunun kuzeydoğu ucunda Tomis’te (bugünkü Köstence) zorunlu oturma cezasına çarptırılmış, orada ailesinden, eşinden-dostundan, yurdundan uzakta, özlem duya duya, çile çekerek ölmüş, orada toprağa verilerek bir daha ülkesine kavuşamamıştır. 

Ovidius, Roma yazınında özellikle aşkın ozanıdır.  İki yapıtının, Amores  (Aşklar) ile Ars amatoria (Aşk Sanatı)’nın başlıkları bile bunun göstergesidir.  Yine bu  içerikte mektuplardan oluşan Heroides  (-sözcük anlamıyla- Kadın Kahramanlar) vardır.  Ovidius, ölümlülerin, epos (destan), tragedya kahramanlarının aşkının yanı sıra ölümsüzlerin aşkına da yer vermiştir.  Metamorphoses (Dönüşümler) adlı 15 kitaplık yapıtında tanrıların, tanrıçaların, yarı tanrıların, kahramanların aşkını dizelere dökmüştür.  Klâsik âlemde insanüstü varlıklar, insan özelliklidir, hele aşk konusunda; yakışık alan bir aşka da tutulurlar, almayana da.  İnsanlar dengi dengine olmayan aşklarının dürtüsüyle yaptıklarının cezasını herhangi bir canlıya, bir dört ayaklıya, bir kanatlıya, bir ağaca, bir çiçeğe olduğu gibi bir cansıza, örneğin taşa, pınara, v.b. dönüşerek çekerler, tersi durumda ise gökyüzünde yıldıza, burca dönüşerek ödüllendirilirler.  İşte Ovidius bu söylencesel öyküleri dizelere dökmüştür. 

 Bunlardan biri de Caria’da geçmektedir: Hermaphroditus.  Ne söylemek istese şiire, üstelik ölçüsüyle şiire dönüşen usta Ovidius’un yapıtları, yüzyıllar boyunca çeşitli dillere çevrilmiştir, bu arada 2000’li yıllardan sonra artmak üzere,  bizim dilimize de.  Küçük Asya’nın Caria bölgesinde, Halicarnassus (bugünkü Bodrum) kentinin Salmacis (Bardakçı) yöresine yakıştırılan bir Yunan kökenli mythos’a (söylenceye) göre bir gençkızla bir delikanlı birlikte değişime uğramış.  Ovidius’un bu düşsel öyküsü şöyledir: 

Hermaphrodites

Neden kötüye çıkmış Salmacis’in adı,

nasıl gevşetir, yumuşacık edermiş güçsüz

sularına değince erkeğin kaslarını,

öğrenin hele gizli kalan işin aslını.

Eni konu bilinirmiş kaynağın etkisi.

İda'nın inlerinde beslenmiş superilerince

Cythera’lı tanrıçanın  Mercurius'tan oğlu;

anasını da babasını da andırırmış

yüz çizgileriyle; onlardan almış adını da.

Basar basmaz on beş yaşına,

ayrılıp gitmiş yurdunun dağlarından,

geride bırakmış doğup büyüdüğü İda'yı,

bilinmedik yerlerde gezip tozarak,

bilinmedik akarsuları görerek,

sevinçle dolar taşarmış oğlanın içi,

duyduğu ilgiyle dinermiş yorgunluğu.

Ta Lycia kentlerine, Lycia'ya komşu 

Caria topraklarına uzanırmış o.

Bir azmak görmüş orada, suyu

ta dibine değin dupduru.

Ne azmak kamışı ne kısır yeşil suyosunları

ne sivri uçlu sazlar varmış orada:

Ayna gibiymiş su.  Acar bir çayır,

herdem yeşil otlar bulunurmuş

azmağın bittiği yerde çepeçevre.

Ne avlanmaya yatkın, ne yayı germekle

ne koşuda yarışmakla işi olan

bir superisi otururmuş orada,

su perilerinden bir tek onu bilmezmiş 

ayağına çabuk Diana.  Söylentiye göre,

ikide bir şöyle dermiş ona bacıları:

"Ya bir kargı ya da boyalı bir ok torbası

al eline, Salmacis, ava çık, yorul,

boş zamanını bunlarla doldur."

Ne kargı ne renk renk sadak alırmış eline

ne de ava çıkıp yorulurmuş kız,

zamanını doldurmak üzere:

Kaynağında güzel elini, ayağını

yıkarmış yalnızca, şimşir tarakla

saçlarını tararmış sık sık. Kendisine

yakışanı bulurmuş sulara baka baka:

İşte böyle, ya yumuşak yaprakların

ya da yumuşak otların üzerine

serilirmiş, bedenini tümüyle saran,

içini gösteren giysisiyle sırtında: 

Çiçek toplarmış sık sık.  O gün de

         yine çiçek topluyormuş, işe bakın hele,

oğlanı görmüş, görür görmez de,

ona kavuşmak isteği duymuş yüreğinde.

İçi içine sığmıyorsa da,

çeki düzen vermeden kendisine,

giysisinin sağına soluna bakmadan,

yanına yaklaşmamış yine de,

tatlı bir görüntüye bürünmüş,

başarmış güzel görünmesini.

Şöyle konuşmaya başlamış o zaman:

"Yerden göğe kadar hak edersin, delikanlı,

tanrı olduğuna inanılmasını.  

Cupido olabilirsin, tanrıysan sen eğer,

yok ölümlüysen, mutludur sana can verenler,

tanrının sevgili kuludur erkek kardeşin,

kuşkusuz talihlidir varsa bacın senin,

meme veren sütninen de öyle.  Ancak,

bunların hepsinden çok, çok daha mutludur

varsa yavuklun senin, yakıştırırsan

onu düğün dernekle kendine.

Böyle bir kız varsa gönlünde, kaçamak aşkım

ol benim:  Yoksa sevgilin mevgilin,

ben olayım, bir yastığa baş koyalım.”

Bu sözlerin ardından susmuş superisi.

Al al olmuş oğlanın yüzü:

Bilmiyormuş ki aşkın ne olduğunu. 

Kızarmak da yakışıyormuş ona doğrusu.

Güneş seven ağaçtan sarkan elma mı desek,

boyaya batırılmış fildişi mi,

yoksa hani tutulmasından kurtulsun diye,

        tunçlara vurulurken boşu boşuna

kar gibi ak bir örtü altında kızaran ay mı

desek, işte öyle bir renk almış yüzü.

Hiç olmazsa kardeşçe öpücükler

isteğini bir türlü bitiremeyen,

artık fildişi renkli boynuna doğru

ellerini uzatan superisine:   

"Kesiyor musun? Gidiyorum yoksa

seni başbaşa bırakıyorum buralarla."

demiş.  Salmacis korkmuş: " Bu bomboş yerleri"

sana bırakıyorum, yabancı,” demiş,

gerisingeri gider gibi yapmış oradan,

arkasına bakarak o zaman gizlenmiş

ağaççıklardan oluşan ormanın içine,

dizlerini kıvırıp çökmüş oraya. 

Oğlana gelince, buradan oraya

oradan buraya gider gelirmiş,

in cin top oynayan çayır, çimen üzerinde.

Ayaklarını suya sokmuş olduğu gibi,

 ve bileklerine değin.  Körpe bedeninden

yumuşak giysisini çıkarmış ardından,

ılık suların cilvesine bırakıvermiş kendini.

Şaşkına dönmüş  ancak o zaman,  yanıp tutuşmuş

Salmacis’in çıplak güzelliğine duyduğu istekle.

Çakmak  çakmakmış superisinin gözleri de,

pırıl pırıl Phoebus’tan başkası değilmiş

karşısında ışıltılı bakışlarıyla

aynada yansıyan imgesiyle oğlan.

Beklemeye dayanamamış  superisi,

ertelememiş artık sevişme isteğini,

can atmış artık sarılmak için,

artık kendini tutamamış çılgın.

 Üstüste şaplaklar indirmiş avuçlarıyla

bedenine oğlan, atlamış suya, kulaç ata ata,

ışık saça saça duru suların arasında.

sanki fildişi bir tanrı yontusu

ya da aklığına diyecek olmayan zambaklar

saklı gibiymiş saydam camın altında.

"Başardım, benim o" diye bağırmış superisi,

Çıkarıp fırlatmış bütün üstündekileri,

suların koynuna bırakmış kendini,

karşı durmasına bakmadan sarılmış ona,

öpücükler kondurmuş çekişe çekişe,

aşağıya indirmiş ellerini uzatmış, göğsüne 

dokunmuş onun istememesine aldırmadan,

        genci sıkıca sarmış o yandan bu yandan.

Kollarına almış karşısında direnen,

kaçıp kurtulmak isteyen oğlanı sonunda,

baştanrının kuşunun tutup götürdüğü,

yükseklere kaçırdığı yılan örneği;

hani sarkan başını, pençelerini  

sımsıkı sarar da kuyruğuyla

kuş, oynatamaz ya çırptığı kanatlarını:

Uzun ağaç gövdelerine nasıl dolanırsa

sarmaşıklar, ahtapt nasıl kavrarsa

suların altında yakaladığı düşmanını

her bir yanından çıkan kollarıyla, işte öyle.

Karşı çıkmış Atlas'ın torunu, geri çevirmiş

superisinin istekli beklentisini.

Sıkı sıkı sarılmış , yapışmış superisi,

tek beden olmuş gibiymişler sanki,

uğraş uğraşabildiğince, yaramaz,” demiş,

"kurtulamayacaksın ki elimden.

İyisi mi, tanrılar, buyurun ki, bir gün olsun

ayrı düşürmesin benden onu, ondan beni.”

Dileklerini kabul etmiş tanrıları.

Bir bedende kaynaşıp birleşmiş ikisi,

bir tek yüze kavuşturulmuşlar.

Hani bir ağaç kabuğunun altına koysa

insan iki dalı,  büyürken birleştiğini,

eşit uzadığını görür ya bunların,

işte öyle sarmaş dolaş olup sımsıkı

bir bedene dönüşmeleriyle,

iki kişi de çifte görünüş de yokmuş artık;

ne kadın denebilirmiş buna ne de erkek;

ne biriymiş ne öbürü, ikisi birdenmiş.

Böylece kendisini yarı erkek yarı kadın

kıldığını görünce erkek olarak girdiği suların,

orada yumuşamış elini, kolunu

uzatarak demiş ki Hermaphroditus

ah artık erkekliği yitmiş sesiyle:

"Anneciğim, babacığım, kayrada bulunun

ikizinin adını taşıyan oğlunuza,

hangi erkek girerse girsin bu kaynağa,

yarı kadın yarı erkek olarak çıksın buradan,

kadınsı olsun ıslanınca sularında."

Etkilenmiş anne, baba, oğullarının

sözlerinden, düşünüp taşınmış ikisi de,

çifte cinsli insanlar türetmiş,

uygunsuz bir büyü gücü katmış kaynağa.

                                                    Ovidius, Metamorphoses, IV, 285 - 388

                                                    Özgün dili Latinceden çeviren:

                                                    Güngör Varınlıoğlu

Açıklamalar

Atlas  (Atlans) -  Çiğninde gökyüzünü taşıyan Titan

Atlas’ın torunu -  Hermaphroditus.

Caria -  Asia minor’un Lycia ile İonia arasındaki bölgesi.

Cupido -  Venus’un oğlu, çocuk aşk tanrısı.

Cythera’lı tanrıça - (Cyprus adasının Cythera kentinde doğmasından dolayı) Venus.

Diana - İuppiter’le Latona’nın kızı, ay tanrıçası, ormanların kuytuluklarında, gözlerden uzakta yayıyla dolaşan arlılık simgesi kızoğlankız. 

Hermaphroditus - Tecim tanrısı Hermes ile güzellik ve aşk tanrıçası Aphrodite’nin yakışıklılık simgesi oğlu.

İda -  Phrygia bölgesinde ünlü dağ; bugünkü Kaz  Dağı.

Lycia bölgesi -  Asia minor’un güneybatı bölgesi.

Mercurius - İuppiter’le Maia’nın oğlu, tecimenlerin, hırsızların tanrısı, Yunan Hermes’in Latinlerdeki karşılığı.

Phoebus -  Apollo.

Salmacis -  Caria bölgesinde Salmacis kaynağının superisi.

Venus -  Vulcanus’un karısı, Cupido’nun annesi, güzellik ve aşk tanrıçası.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500