escort izmir

Advert
Advert
“ESKİ MUĞLA” DA BİR GEZİNTİYE ÇIKTIYSANIZ EĞER DUYGULU ANLAR DA YAŞAYABİLİRSİNİZ…
Ünal TÜRKÖZ...

“ESKİ MUĞLA” DA BİR GEZİNTİYE ÇIKTIYSANIZ EĞER DUYGULU ANLAR DA YAŞAYABİLİRSİNİZ…

Bu içerik 183 kez okundu.

Muğla… Doğup büyüdüğüm memleketim benim… Bu gün, içinde yaşamaktan farklı bir keyif aldığım güzel kentim… Otuz yıl gibi uzun bir aranın ardından, yeniden ona kavuştuğumda,  bundan tam yirmi yıl kadar önce vermiş olduğum bir kararın, ne denli yerinde olduğunu, şimdilerde çok daha iyi anlıyorum… İyi ki… İçinde yaşamaktan mutlu olduğum bu güzel kentime, dönüp gelmişim diyorum…

            Muğla ya döndüğüm o ilk günü… O ilk haftaları, hiç unutmuyorum… Unutamıyorum… Çocuklar gibi sevinçliydim o günlerde ben… İnanır mısınız? Tıpkı, kendisine, buram buram özlem duyulan, fakat bir türlü bir araya gelip birbirlerine kavuşamayan,   iki sevgili gibiydik biz… Ben ve kentimle…

            Şimdilerde ise, ilk gençlik yıllarımdaki gibi, ara sıra kimi arkadaşlarımla, çoğu zaman yalnız… Hani derler ya, “Bir başıma”… İşte, aynen öyle…

           O, hepimizin şöyle ya da böyle, ama muhakkak yaşamış olduğu… “Başımızda kavak yellerinin”  esmeye başladığı delikanlılık çağının, o en hırçın dönemlerinde… Kiminde dalgın ve düşünceli… Kiminde, o günlerde, istesek de tarif edemeyeceğimiz, içimizde çocuksu heyecanlar, o, farklı yürek çarpıntılarıyla dolaştığımız... Bazen, duyduğumuz bir sevinçten ötürü, bazen de bir gönül kırıklığından, ayaklarımızın yere basmadığı… Çocukluktan gençliğe, daha yeni yeni adım atmaya başladığımız, o ilk yıllarda hani… Bazılarının içlerinden, kim bilir, kaçıncı kez gelip geçtiğimiz, fakat sayısını unuttuğumuz… Çoğumuzun belki unutamadığı…  Benim ise, hiç unutmadığım, unutamadığım… Usumun bir köşesinde, öylece hep “durup duran”… O sokaklarını… Eski Muğla’nın, yani kentimin sokaklarını… Adımm adım dolaşıyorum…

          Hem de, içime sindire sindire… Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma inat… Adımlarım, belki çok daha ağır o günlerden… Saçlarım, beyazlarla iyice dolmuş olsalar da… Olsun varsın diyorum, olsun… O yıllarda öyle mi idik ya… Gün olur, önümüzü görmezdik yolda yürürken… Sağımızda ne var, ya solumuzdakiler nelerdi… Onlara bakan, onlara aldıran kim… “Silip silip” geçtiklerimiz… Bakıp ta göremediklerimizin, neler olduklarını, nerden bilebilirdik ki… Hiç farkında mıydık kimi güzelliklerin? Değildik… Dedim ya, başımızda “Kavak yeleri esiyorken” o yıllarda, o sokaklardan geçiyorken… Her birimizin aklından, kim bilir neler geçerdi neler… Dönüp birlikte dolaştığımız arkadaşımıza:

    ”Sahi, Mehmet… Hangi gündü bizim Matematik yazılısı yaa… Haftaya mı, yoksa öbür haftaki Pazartesi miydi o?” Diye sorduğumuz… Yahut:

     “Hangi gün hazır edecektik biz, kompozisyon ödevini Ahmet?” diye, kaç kez kafamız karışık, aklımızsa, “Beş karış havada” ve üstelik başka uçarı düşüncelerle dopdolu iken çocuksu…

        Arnavut kaldırımlarını, demir tekerlekli at arabalarının, sürekli dövdüğü için, bir de yağmurlar nedeniyle, yer yer bozulmuş yollarında, yürürken o sokaklarında “Eski Muğla”nın… Ya da, ansızın aklımıza geliveren:

      “Okullar açılalı kaç ay oldu… Köyü çok özledim ben Hasan yaa… Sen hiç özlemedin mi arkadaş köyünü? Şu yaz tatili bir gelse de, köyüme bir dönsem… Ahh, ahh be…” diye o iç geçirdiğimiz… Kim bilir, hangi sokağının içindeydi o… Şöyle, derin bir “Of” çekip, son “yazılılar” dan aldığımız “zayıf” yüzünden o dersi, derslerimizi hatırlayıp üzüldüğümüz… İşte o yıllardaki… Tüm o, silip silip geçtiklerimizin, “neler” olduklarını, ben “şimdi şimdi” fark edebiliyorum… “Şimdi şimdi” fark ediyorum o güzelliklerini eski “Muğla”nın… Muğla’nın, o eski sokaklarındaki…

        Ediyorum etmesine de,  ama bir de ta şuramda işte… Bir burukluk duymuyor muyum? Anlatması öyle zor ki onu… Öyle zor ki… Yüreğimin bir köşesinde… Bir burukluk ki o…Öyle böyle değil…

Bir “Kuzulu kapı”nın tam önünden geçiyorken, daha da yavaşladığımı hissediyorum birden… Elimde değil… İçimden bir ses:
         “Burada yavaşla bakalım!” diye haykırır gibi sanki… Ve ben iyice yavaşlıyor, duruyorum orada… İlk fark ettiğimse, önünde durduğum o kapıdaki bir “Asma kilit” oluyor… Siyahlaşmış, toz tomur, pas içinde… Bir takılmış kapıya… Takılış o takılış… Gidiş o gidiş… O eve, o sokağa “Veda” edileli, “Nice on yıllar” olduğunu anlatır gibi size sanki… Ağlamaklı… Bakışıyorsunuz, asma kilitle bir süre… Siz ona,  o size… Burukluğum, işte tam da o anda,  garip bir hüzne dönüşüvermiyor mu? Nasıl dönüşmesin ki? Çarpılmış mı bir de, kimi tahtaları kapının? Sarkmışlar mı yere doğru iyice? “Pas”tan, başları simsiyah olmuş çivilerin, iyice ortaya çıkmış olan o halleri de gözüme ilişivermiyor mu? Kimi yerleri, kurt yeniği delikleri ile dolu değiller mi bir de? Ha döküldü, ha dökülecekler? Sonra durup:

        “Sahipleri terk edeli, acaba, kaç yıl oldu ki bu evi, bu sokağı? O insanlar, şimdi neredeler acaba?” Diyorsunuz… Diyorum da, tam o anda, başka şeyler de hatırıma gelivermiyor mu ansızın?  Dokunsalar, ağlayacağım… Sanki o insanları önceden tanıyormuşum gibi…    

        ”Yahu, bu insanların çocukları… Onlar… Onlar neredeler peki?” “Biri olsun… Biri olsun… Niye sahip çıkmamışlar ki baba evlerine?”   demekten de, kendimi alamıyorum bir türlü… Bir an hayallere dalıyor, üzgün… Ve sonra… Adımlarımı yeniden hızlandırıp, oradan uzaklaşıyorum…

          Bu kez… Taa ilerde, belleğimde, kırık dökük de olsa yer etmiş olmalı ki… Gelip geçtikçe o sokaktan… O, eski zamanlarında Muğla’nın…

Usuma yerleşip kalmış, tanıdık bir “Cumbalı ev” ve onun, adeta bana doğru bakan bir penceresi…

        Gözüme, takılı veriyor ansızın… Bana el ediyor sanki uzaktan:

        ”Hadi, yanıma gel… Yanıma gel… N’olursun…” Der gibi… Ona doğru yürümeye başlıyorum, usulca… Yaklaştıkça o pencereye, içim, yine bir hoş olmaya başlıyor… Onun da, biraz önce arkamda bıraktığım,  “Kuzulu kapı”dan hiç farkının olmadığını görmek, beni, bir kez daha duygulandırıyor… Kırılmış, onun da, “pek çoklarının olduğu gibi”, sekiz bölümlü o, “Eski Muğla Evleri” nin, tanıdık ahşap pencere camlarından bir kaçı…

       Perdesi, öylece eğreti asılı kalmış, bir ucundan da sarkmış mı iyice? Yılların tozunu tomurunu ve ne varsa daha, boş odaların tavanlarından dökülen, etraftan savrulan… Hepsini, adeta bir “örtü” gibi de, giyinmiş mi üzerine? O da, bir başka türlü ağlamaklı mı? Ve ben, orada, bir kez daha durgunlaşıyor, buruklaşıyor ve kahroluyorum…

          “Cumbalı evi” de geçtikten hemen sonra, birden, “tıkır tıkır” yaklaşmakta olan, bir merkebin ayak seslerini, duyar gibi oluyorum sanki… Taaa uzak zamanlardan… Nal sesleri yankılanır gibi oluyor bir an kulaklarımda... Sokağın az ilerisinde, ona dik birleşen komşu sokağın başından, “Ha çıktı, ha çıkacak” bir merkep ve üzerinde, tonton mu tonton bir büyüğümüz… “Muğlalı” bir büyüğümüzü arıyor, şimdi de gözlerim… Hep, o tarafa bakıyorum hep… Elinde, meşinden yapılmış zarif kırbacıyla… Acele acele ve karanlık çökmeden, “Karabağlar” yaylasındaki “yurt” evine ulaşma telaşına çoktann kendisini kaptırmış… Kim bilir, hangi eski mahallesinden ki o “Muğla’nın”? Hangi sokağındaki evinden yola çıkmış da “gelip gelen”… O, hiç tanımadığım büyüğümüzle de,  birazdan karşılaşıp, onunla bir kez daha selamlaşacağımızı düşünüyorum… Fakat neden sonra, anlıyorum ki… Ben, hayal âlemine dalmışım bir an…  Şimdiki zamandan öyle bir kopmuş, öyle bir kopmuşum ki: İlk gençlik yıllarındayım…

            Ve ben, tıpkı bir uykudan uyanır gibi yine ansızın: Uyanıyorum… Bana doğru gelen bir otomobilin, kulak tırmalayan bir korna sesiyle…

          Eğer, bir gün, siz de “Eski sokaklarında dolaşacak olursanız Muğla’nın”… İçinde yaşanan, sayısız, Muğla evine de rastlayacaksınız gezerken… Hem de sık sık…

           Sonra birden, az önce yaşadığınız o duygulu anlarınızdan uzaklaştığınızı göreceksiniz bir sokağın başına geldiğinizde… Dudaklarınızda oluşan hoş bir gülümseme, sizi, tatlı bir sevince doğru alıp götürecek, fakat siz onu belki de hiç fark edemeyebileceksiniz… İşte… Bu sevincin bir de adı vardır… Onun adı:

       “Muğla da olmak, Muğla’da yaşamak sevincidir”… Tarihi önem ve güzellikteki,  o, birbirinden özgün “Muğla evleri ve konakları” nın yakınında ve onlarla, aynı gök kubbe altında bulunuyor olmanın… O anda, orada, yani Muğla’da nefes alıp veriyor olmanın, bambaşka bir sevincidir bu… Birazdan… Belki de, bir başka sokağa dalmak için, dudaklarınızda ki o gülümseme ile yol boyunca, akıppp gideceksiniz…

                                                                                                Esenlik dileklerimle. Hoşça kalın       

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500