Advert
Advert
EZİLENLERİN İNTİKAMI
Kemal ÖZCAN...

EZİLENLERİN İNTİKAMI

Bu içerik 694 kez okundu.

Siyaseti ve seçimleri biraz da emekçiler açısından yorumlayalım.

Egemen güçler emekçilerin her zaman siyasetten uzak durmasını isterler.

Aday listelerinde pek işçileri göremezsiniz.

Seçim süreçleri bunun en bariz yaşandığı süreçlerdir.

Oligarşi emekçilerden siyasette taraf olmalarını istedikleri zaman,

emekçileri kullanmak istedikleri zamandır.

Onların oylarını, onların iradelerini kendi egemen çıkarları için kullanmak istediklerinde,

siyasette taraf haline getirirler.

Emekçilerin bilinçlenmelerini, politik olmasını istemezler.

Düzen partileri, emekçilere, sendikalara böyle bakarlar.

Emekçiler bugüne kadar hiçbir düzen partisinden kendileri lehine hiçbir şey görmedi.

Baskı gördü, aleyhte yasalar gördü, daha fazla yoksulluk, açlık, işsizlik ve sömürü gördü.

Durum böyleyken düzen partilerinin kuyruğuna takılıp onlara destek verirler.

Kendilerini sömürenlere hizmet ederler.

Emekçiler politik olmak zorundadırlar.

Çıkarlarının nereden geçtiğini iyi bilmelidirler.

Politik olmak, politik düşünmek, sorunlara sınıfsal temelde bakmak demektir.

Bu ülkede her şey siyasettir, her siyaset bir ideolojiye hizmet eder.

Kaynağını mutlaka bir ideolojiden alır.

İdeoloji bir dünya görüşüdür.

İdeoloji hayatın kendisidir.

Farkında olalım ya da olmayalım her siyaset ideolojiktir.

İşsizliği çözeceğiz diye iktidara gelenler bunun için hiç çaba harcamadılar.

Çünkü işsizlik bu sömürü düzeninin sigortasıdır.

Türkiye işsizlikte AKP iktidarında rekor kırdı.

İşsizlikte dünya üçüncüsüyüz.

Bizim önümüzde Güney Afrika ve Brezilya var.

Kendi yandaşlarının sorunlarını çözdü.

Ekonomik krizle birlikte emekçiler için daha kötü günler bekliyor.

İşlerini kaybetmeye başladılar.

31 Martta sandıklar bir kez daha halkın önüne konacak.

Belediyecilik nedir?

Yerel yönetimlerde demokrasi nasıl olmalıdır, halkın yönetime katılımı nasıl olacak?

Bu soruları hiç soran var mı?

Bütün partilerin yönetim anlayışı aslında halkın katılımı, sadece dört beş yılda bir yapılan oylamadan ibaret.

Mutlaka sandığa gidin vatandaşlık görevinizi yapın derler.

Seçimin adı yerel yönetim seçimi..

Yani, halkın da doğrudan katılacağı,

yönetimin bir parçası olacağı bir yönetim birimi...

Ancak ülkemizde bu yönetimin, karar mekanizmalarının hiçbir yerinde halk yoktur..

Sadece CHP’de kör topal işleyen bir demokrasi vardı ama son birkaç seçimdir,

Parti içine çöreklenmiş oligarşik yapı partililerin istemedikleri adayları,

öne çıkarma ihtimaline karşı sandıktan kaçtılar.

Koltuklarının devamı için yaptılar bunu.

Yerel yönetimler, halkın yönettiği ve halk için yönetimler değil,

cüzdanların doldurulduğu, kadrolaşma için kullanılabilecek arpalık ve siyasal anlamda güç kazanılan,

basamak yapılacak iktidar mevzileridir.

80 öncesi bu ülkedeki sendikalar ve sınıf mücadelesi kendini kabul ettiriyordu.

Bugün ipleyen yok!

Neden acaba?

Hayatı yaratan milyonlarca emekçiyi kim takar.

Türkiye siyaseti bu kadar sınıftan, halkın kendi çıkarlarının siyasetinden uzaklaşmamıştı.

Şu anda toplumsal muhalefetin siyasi kanadını temsil ettiğini iddia eden partilerin programları,

kitlelerin sorunlarıyla ve ihtiyaçlarıyla uyuşmuyor.

Aslında çıkarları, sorunları, kaderleri ortak olan çoğunluğu oluşturan insanları,

birbirlerine düşman ederek kendi kazdığı mevzisini korumaya çalışıyor.

Bu mevziyi korumak kolay değil tabi.

Askerle, polisle, faşizmle, OHAL’le ve KHK ile koruyabiliyorlar.

İşçi sınıfı karakteri gereği ilericidir.

Bu dünyanın her yerinde böyledir.

Bu ülkede hak, emek, alın teri diyenin karşısına ilk önce emekçileri çıkardılar.

Kullanılan nefret dili en çok ezilenlerde etkili oldu.

Milliyetçi olanla, milliyetçi olmayan.

Vatanını sevenle, vatanına ihanet eden.

Aleviler, suniler, pkk’lılar, fetö’cüler, Allahsız, kitapsız teröristler.

Böldükçe böldüler bizi.

Bir iç savaş atmosferinin sınırlarında yaşatıyorlar bu halkı.

Türkiye solu ise ütopyanın dayanılmaz hafifliğinde teoriden teoriye koşuyor.

Türkiye’nin solu pratikle buluşamıyor.

Celladına aşık olan bir işçi sınıfının yaratıldığı bu topraklarda.

 Hayatının her alanında kaybeden, zorluklarla mücadele eden, ezilen bir sınıfın,

‘en azından seçimleri kazanayım’ psikolojisinin bir ürünü olabilir mi bu aşk?

Yani bir kere de benim olduğum bir şey kazansın mantığı.

Bu aşka Stockholm sendromu deniyor.

İlk defa 1973 yılında başarısız bir banka soygununda ortaya çıkmıştır.

Bir hafta polis kuşatması altında rehine ve soyguncu arasındaki ilişki aşk boyutuna ulaşmıştır.

Bizim AKP aşkımız da bir tür sendromdur.

Ezilenler, aşağılananlar, görmezden gelinenler, belki sınıf bilinciyle tanışamadı,

ama dünyada adaleti bulamayacağını anlayınca, Allah'a sığındı.

O Allah'a sığınan ezilenler din tüccarlarının eline düştü.

İşte bu ezilenler, varoşlar orta direkten intikam alıyor.

İntikam alan işçi sınıfı daha da fakirleşti ya inşaatlardan düşüp öldü,

ya da maden ocaklarında toprağa gömüldü.

AKP’ye oy veren emekçiler ezilmeyi Allah’ın verdiği kader olarak kabul ediyor.

İşsizlerin, asgari ücretlilerin AKP’ye oy verdiği bir ülke olduk.

Yoksa Kocaeli gibi sanayi ve işçi kentinin bütün ilçe belediyelerini AKP kazanmazdı.

Muhalefete durmadan vurmak AKP’nin en büyük motivasyonudur.

Bu motivasyon her gün liderleri tarafından kırbaçlanmakta ve en yüksek seviyede tutulmakta.

İşte bundan dolayı çok yakın zamanda artık birbirimize selam bile vermeyeceğiz.

Nefret her şeyin önüne geçecek.

AKP siyasal İslam’ı kullanmaktadır.

Halbuki siyasal İslam bir ideoloji değil,

rant sistemine dayalı zenginin daha zengin olduğu fakirin ise daha fakirleştiği bir sistemdir.

AKP ezilenlerin intikamı değil, cehaletin intikamıdır.

Hatta cehaletlerinin farkında olmadan yıllarca kendilerini ezik ve mağdur hissedenlerin,

her şeyi devletten bekleyen kesimlerin intikamıdır.

Mutsuz, kindar, eğitimsiz, inatçı ve gereğinden fazla dindar yetiştirilen bir neslin intikamı.

Oysa demokrasinin, adaletin, eşitliğin önemini üstüne basa basa ilkokuldan itibaren,

çocuklara anlatılması lazımken bizim sistemimiz öğrencileri at gibi yarıştırmaya yöneltti.

Bunun sorumlusu bilimi, tarihi, kültürü, sanatı bir türlü topluma entegre edemeyen siyasi iktidarlardır.

Dolayısıyla ‘işçi sınıfı’ diye tanımladığımız,

çoğunluğunun açlık sınırının altında yaşayan, iş bulduğuna şükreden proleter kesimin,

öyle sanıldığı gibi emek-sermaye çelişkisi üzerinden hareket etmediği ortada.

Millet diyerek, din diyerek, bayrak diyerek bir takım tatminler yaşatılıyor o kadar.

Bugün geldiğimiz noktada AKP varoşların intikamı değil, intiharı oldu.

Varoşu şehirli yapamıyorsan, şehirliyi varoşlu yaparak intikam nasıl alınırmış gösterdiler.

Bir seçim sürecini yarın sonlandırıyoruz.

Bakıyorum da partilerin ne afişlerinde, ne de söylemlerinde işçi yok, köylü yok, işsizler yok.

Baharı bekleyen kumrulara döndük.

Bahar geldiğinde ‘ayva çiçek açmış yaz mı gelecek?’

Nazım Hikmet’in dediği gibi,

‘Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin, demeğe de dilim varmıyor ama

kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’

Nazım bu şiiri ile sorumluluğu işçi sınıfına, ezilenlere atmış.

Bu ülkede sınıfa yön verebilecek bütün liderlikler boğulup,

egemen siyasi anlayış kültür ve kimlik siyasetine bürünürse,

işçi sınıfı kendi kendisine bilinç sıçraması yaşayıp ilerici olamaz.

Sömürüldüğünün farkına bile varamaz!

Grevlerini engellemek için OHAL ilan eden faşist zihniyetli siyasetçilerin oyuncağı olur.

Hoş kalın, İnançla ve Dirençle kalın dostlarım.

1 Nisan sabahı yeniden buluşmak üzere.

Kemal ÖZCAN-31/03/2019

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500