Reklamı Geç
Advert
Advert
Advert
Advert
FEODAL KÜLTÜRÜN, BAĞNAZLIĞIN, TECAVÜZLERİN VE TÖRELERİN KISKACINDAKİ TÜRKİYE!
Nevzat Çağlar TÜFEKÇİ...

FEODAL KÜLTÜRÜN, BAĞNAZLIĞIN, TECAVÜZLERİN VE TÖRELERİN KISKACINDAKİ TÜRKİYE!

Bu içerik 680 kez okundu.

Ercan Kesal(*); bir hekim, sinema ve dizi sanatçısı, senarist, yazar. 12 Eylül 1980 öncesi aynı ortamlarda bulunduğumuz ve arada bir görüştüğüm kişi. Radikal ve BiRGün gazetelerinde, Türkiye’nin toplumsal ve kanayan yaralarıyla ilgili yazıları yayınlandı. İşte O’nun, ülkenin ahlak çöküntüsünün röntgenini çeken bir yazısı… Kendisinden izin alarak, yazısını köşeme alıyorum.

xxx

Galiba sekiz-dokuz yaşlarındaydım. Bir Orta Anadolu kasabasında büyüyordum. Babam gazozcuydu. Bir gün tüm kasaba, çarşı meydanındaki kahvenin önünde toplandı. Her gün kapısının önüne gazoz bıraktığım kahvenin sahibi, yaşlı hoş sohbet amca, yanında çırak olarak çalışan, benim yaşlarımda esmer yetim bir çocuğa, İhsan’a iki yıldır tecavüz ediyormuş. Çocuğun bu durumunu, kasabaya yeni tayin olmuş, nüfus müdürlüğündeki memur fark etmiş ve iş onun gayretiyle açığa çıkmış.

Kahveci, kalabalığın arasından elleri kelepçeli polis otosuna doğru giderken, akrabamız rahmetli İsmail abi, söktüğü kaldırım taşını bağırarak kahveciye fırlattı. Başını yana eğmezse kafasını parçalayacak, iri taş gitti kahvenin su oluğuna çarptı ve ezdi. Her sabah gazoz dağıtmak için dolaştığım çarşı içinde, çocuk kafamda, hiç unutamadığım görüntülerden biridir, ezilmiş su oluğu.

Kahveci nedense bir süre sonra işinin başına döndü. Artık bu dünyada yerinin olamayacağını düşündüğüm kahveci yine çay yapıyor, dağıtıyor, oturanlara laf atıyor, şakalaşıyordu. Ona taş atan İsmail abi de hiçbir şey olmamış gibi kahvede okey oynamaya devam ediyor, arada sırada kahveciyle laflıyordu. İhsan’ı bir daha hiç görmedim. İstanbul’a, akrabalarından bir terzinin yanına çırak olarak gittiğini söylediler. Bir daha o kahvenin önüne gazoz bırakmadım.

Ortaokula gidiyordum. Sabah annemin kirkit sesleriyle uyanır, onunla birlikte güne başlar, yatağın içerisinde, o günkü derslere bir kez daha bakardım. Annem sabah namazı için kalkmış, abdest almış, mırıl mırıl dualarla odada geziniyordu. Bir ara pencereye yanaştı ve dikkatlice dışarı baktı. Sabahın o ıssız sessizliğinde, belli ki annemin tanıdığı bir kadın, ayağında terlikler telaşlı telaşlı bir yerlerden geliyor. Annem bir süre merak ve kaygıyla dışarıyı izledi. “Bunun ne işi var bu saatte?” dediğini duyar gibi oldum. Öğleye doğru kasabanın biraz dışındaki bir üzüm bağının kenarında, bir asmanın dibinde kundağa sarılmış yeni doğmuş bir çocuk cesedi buldular. O sabahla ilgili annemle hiçbir zaman konuşmadım.

Büyüdüm! Doktor oldum. Mecburi hizmet yılları! 23 yaşında bir çocuğum. 1984 yılının puslu, soğuk bir Ankara Kasımında, Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın kasvetli geniş salonunda heyecanla torbadan çıkacak köyün ya da kasabanın ismini bekliyordum.

Mecburi hizmet için çekilen kurada, arkadaşlarımın çoğu doğu ve güneydoğudaki sağlık ocaklarına giderken, benim bahtıma da Ankara yakınlarındaki bir köyün sağlık ocağı çıkmıştı.
Hayatımın en güzel, en coşkulu ve en pırıltılı yılları! Ha deyince elmayı dalından, yıldızı yerinden kopardığım, imkânsızın farkında olmadığım yıllar.

Bir gün, her sabah olduğu gibi 100-150 kişilik bir hasta kalabalığı, muayene odamın önünde bekleşiyordu. Bir ara, deneyimli hemşirem, Mesude Hanım kapıyı açarak bağırdı. “Rapor için bekleyen…” Onca insanın arasından, orta yaşlı, sakallı bir adam ve yanındaki 7-8 yaşlarında başı önünde bir çocuk. Remzi oğlu Bektaş. Kalabalığı yararak odama girdiler. Adam çocuğun babasıymış, akrabalarından biri Bektaş’a tecavüz etmiş, jandarma adamı yakalamış. Bektaş için fiili livata raporu hazırlayacakmışım. Anüs muayenesi yapmam gerekiyordu. Sağ el bileğinin iç kısmındaki soluk adliye mühürü ile başı önünde sessizce bekleyen o çocuğu, hasta muayene masasına çıkartıp, diz dirsek pozisyonunda muayene etmeye çalışırken, çocuğun başını kaldırıp korkuyla yüzüme bakmasıyla içim ezilmiş, ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi bilememiştim. Onun başına gelenle, benim muayene usulüm birbirine o kadar benziyordu ki. İşimiz bitti, onlar geldikleri gibi gittiler. İçimde kalan, Bektaş’ın sağ el bileğindeki mor adliye mührü.

Mecburi hizmet yılları! Her seferinde içimi sızlatan ama bir o kadar da beni büyüten anılar. Bir başka gün de, merkeze epey uzaklıkta bir köye, kendini asarak intihar eden genç bir kadının otopsisi için gitmiştik. Savcıyla yolda giderken, hemen öğrenivermiştim bütün hikâyeyi. Yeni evli genç kadının (adı Reyhan’dı) kocası askere gidiyor. Kayınpeder tecavüz ediyor ve genç kadın hamile kalıyor. Kaynana her şeyin farkında ama suskun… Genç kadın için bir tek çözüm kalıyor. Evin kilerindeki seren direğine asıyor kendini.

Savcının, “biz gelinceye kadar hiçbir şeye dokunmayın” talimatına harfiyen uymuşlar. Kilere girdiğimde ilk gördüğüm şey, koca seren direğinde sallanan ayağı şalvarlı, çenesi bağlı küçücük genç bir kadının cesedi, yerde yuvarlanmış bir sandalye, hemen onun yanında bir bohça, içinde kefen bezi, sabun ve lif, bir entari, birkaç küçük takı. Genç kadın sanki bir yolculuğa çıkar gibi hazırlanmıştı.

Cesedin yanında bir başka şey daha sallanıyordu. Bir teker sızgıt... Yazdan hazırlanıp, kışa saklanan ve genellikle tavana iple asılarak bekletilen kavrulmuş et tekeri. Yarısı yenmiş. Yanında genç kadın... Dışarıda genç kadını yıkayacak kazanın yanında sessizce bekleşen köylüler. Uyuyamamıştım, gece lojmana döndüğümde.

Aradan 25 yıl geçti. Şimdi İstanbul’dayım. 1 Aralık tarihli gazetelerde şöyle bir haber var: “Urfa’ da berdel verilen Şahe Fidan kocasıyla kavga edip, daha fazla dayanamayarak sığındığı baba evinden geri gönderilince, 1,5 yaşındaki bebeğini sırtına bağlayıp, evin banyosunda kendini astı. ”Şahe’nin yakınları, “bizde evlenen kadının, koca evinden ancak cesedi çıkar!” demişler. Onlar haklı çıkmış yani. Şahe kızım, sana ipin ucundan başka bir çare bırakmayan ülkemde halâ neler gündemde bir bilsen. 1,5 yaşındaki kara gözlü oğlun, seni çıktığın yolculukta yalnız bıraktı. Artık onu hırsızların ve üçkâğıtçıların saygı gördüğü, soytarıların alkışlandığı, alçakların ve hainlerin baş tacı edildiği bir ülke bekliyor. Dilerim bir gün sağ salim büyüdüğünde, bir büyük kentin kara duvarlı sefil bir mahallesinde umutsuzluk ve acılar içinde kaybolmaz.

Hekimliğimin yirmi beş yılı yetmedi, kendisini ipe vermekten başka çare bilmeyen kız kardeşlerimin yarasına merhem olmaya. İhsan’ın yalnızlığına derman olmaya. Bektaş’ın bileğindeki mührü silmeye. Reyhan’ı bir kez olsun dinlemeye. Yetmedi. Bundan sonra yeter mi bilmem. Dilerim ülkemi yönetenler, bir gün uyanırlar bu ölüm uykusundan. Dilerim bizden sonrası için bir parça ümit kalmıştır halâ!
(*) Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden, 1984 yılında mezun olmuştur. Mezun olduktan sonra 1984-1990 seneleri arasında Ankara'da hekimlik yapmış ve 1990 senesinden sonra İstanbul'a gelerek tıp merkezleri kurmuştur. 2004-2006 seneleri arasında İTİCÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Uygulamalı Psikoloji dalında master yapmış ve şu anda Yeditepe Üniversitesi Sosyal Antropoloji Doktora Eğitimine devam etmektedir. Halen, 1990 senesinde kurduğu Özel Okmeydanı Hastanesinin yönetim kurulu başkanlığı görevine devam etmektedir. İki farklı hayatı olan Ercan Kesal, sağlık sektöründe sağladığı katkıları, sinema sektöründe de göstermiştir. En iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleri bulunmaktadır. Birçok film ve dizide rol almıştır. Ay Yapım tarafından hazırlanan ve Sinan Öztürk ve Özgür Sevimli ikilisinin yönetmenliği yaptığı Çukur dizisinde, "İdris Koçavalı" karakterini canlandırmaktadır.  Dizide aktif bir görev alan Ercan Kesal, Koçavalı ailesinin reisi ve çukur mahallesini yöneten kişi rolündedir. Radikal ve BiRGün gazetelerinde yazıları yayınlanmıştır. Kitapları: Peri GazozuCin AynasıNasipse AdayızEvvel Zaman.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500