Advert
Advert
Advert
CUMHURBAŞKANLIĞININ ANLAMI VE DÖNÜŞÜMÜ ATATÜRKÇÜLÜĞÜ NASIL YÜKSELTTİ?
Ali GENÇOĞLU...

CUMHURBAŞKANLIĞININ ANLAMI VE DÖNÜŞÜMÜ ATATÜRKÇÜLÜĞÜ NASIL YÜKSELTTİ?

Bu içerik 494 kez okundu.

Hiç Cumhurbaşkanlığı kurumunun Avrupa ve Türkiye’deki anlamı üzerine kafa yordunuz mu?

Birkaç haftadır Avrupa merkezli olmak üzere krallık-kraliçelik, devlet başkanlığı-cumhurbaşkanlık, halifelik-saltanat ve başbakanlık kurumlarının ne gibi anlamlar içerdiğini ve günümüzde neye dönüştüklerine dair karşılaştırmalı analizleri inceliyorum. İnceliyorum derken aslında yeteri kadar kaynak olmadığından okuduklarımdan bir çıkarım yapıyorum desem daha doğru olacak.

Hepimizin bildiği gibi 200 yıllık bir süre içerisinde Avrupa’daki ülkeler –biz de dahil olmak üzere monarşilerden parlamenter cumhuriyet rejimlerine doğru geçti. Ancak şu anda Avrupa’nın yarısında hala daha kral ve kraliçelerin varlığı sürmekte ve çok daralmış da olsa kamusal olarak bazı yönetsel güçlere sahipler. Krallarını veya kraliçelerini tamamen tarihin tozlu sayfalarına yollamış olan geri kalan ülkelerde ise cumhurbaşkanlığı makamı bir yönüyle bu boşluğu doldurmuş gözüküyor.

Peki, nedir bu doldurulması gereken boşluk? Rol modelliği…

Önceki dönemin saltanatları sadece yönetime dair kurumlar değil bununla birlikte tebaanın üstünde “mavi kan”dan sayılan ayrıcalıklı ve tanrı tarafından bahşedilen üstün meziyetlere sahip aileler olarak kabul görüyordu. Hatta bu ayrıcalık onların yönetme görevini bir zarurete dönüştürüyordu.

Cumhuriyet ilan edilip yönetim halkın kendi içinden kendi seçtiği bireylere geçince kendisi bir milletin parçası olan ama eski tebaa zihniyetinin uzantılarını da bir çırpıda söküp atamayan halk kitlelerinin rol modelliğini yapacak ve sıkışık dönemlerde bu konumuyla toplumu bir araya tutacak bir kurum olarak krallar-kraliçeler varlıklarını dönüşerek sürdürdüler. Artık ortalama bir yurttaşın oturmasını kalkmasını (!) öğrenebileceği birer figürdü hepsi. Bir İngiliz deyişinden yola çıkarsak krallar saltanat sürebilirlerdi ama devlet yönetemezlerdi. Nitekim çiftlikler ve saraylar da onların kullanımında kaldı. Sınırsız harcama yetkisine sahip olmalarına rağmen tevazu gösteriyor oluşları da sıradan vatandaşın nasıl davranması gerektiğine dair örnekler sunuyordu.

Başbakan ise toplanan vergilerle oluşan bütçenin sorumlusuydu, halktan biriydi, en ufak bir harcamanın hesabını veriyordu ve sıradan bir vatandaş gibi yaşamaya mecburdu.

Saltanatı tamamen devre dışı bırakmayı seçen diğer ulus-devletlerde ise benzer bir konuma cumhurbaşkanlığı makamı yerleştiriliyordu. İşte cumhurbaşkanlığı makamının tarafsızlığı ve birleştiriciliği hususu da bu noktada devreye giriyordu. Hal böyle olunca seçimle başa gelmesi bu özelliğe aykırı olduğundan her anayasa cumhurbaşkanlığı için meclisin konsensüsünü öngören düzenlemelere yer verdi. Ve tabi saraylar ve köşkler de, onların kullanımına verildi. Cumhurbaşkanlığı saltanatlarını tamamen geride bırakan ülkelerde kral ve kraliçelerin üstlendiği kurumsal özellikleri üstüne almış oldu. Bir davet nasıl verilir, nasıl giyinilir, nasıl konuşulur, nasıl para harcanır (!), nasıl tasarruf edilir, nasıl nasihat verilir gibi hususlarda da rol modelliği yapacaktı. Bununla birlikte uzlaşmazlık baş gösterdiği vakit milletin dönüp bakıp akıl alacağı birisine dönüşmüş oluyordu. Üzerine tüm siyasal hareketlerin belli düzeyde uzlaşmadığı bir cumhurbaşkanı olursa ne olacaktı peki? Ya ülkede birleştirici bir unsurun yokluğu derin bölünmelere yol açacaktı, ya da ülkenin insanları birleşme ihtiyacını geçmişte bunu başarabilen bir figüre sarılarak tekrardan üretecekti. Yükselen Atatürkçülük tam da buraya oturdu işte…        

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500