Advert
Advert
Advert
MUĞLA’DA ÇARŞI İÇİNDE BİR ÇIKMAZ SOKAK…
Ünal TÜRKÖZ...

MUĞLA’DA ÇARŞI İÇİNDE BİR ÇIKMAZ SOKAK…

Bu içerik 702 kez okundu.

Bazı güzellikler vardır... Size öyle uzaktadırlar ki... İsteseniz de onları göremezsiniz…

Yagücünüz yetmez onlara ulaşmaya bir türlü... Ya fırsatını bulamazsınız gidip görmek için... Ya da, bunları yapmaya ömrünüz yetmeyebilir... Olur’a…

 

Ama bir de... Öyle bazı güzellikler de vardır ki yaşamda... Onlar, çok yakınınızda oldukları, neredeyse, burnunuzun dibinde bulundukları halde... O güne dek fark edemediğiniz için... Onları göremezsiniz... Onları görememişsinizdir…

 

Bunlardan kimileriyle, tesadüfen karşılaştığınız da çok şaşırır... “Yaaa, ben nasıl oldu da bu güne dek, bu güzelliğin farkına varamamışım... Üstelik, bu bana ne de çok yakınmış.” diye kendi kendinize kızdığınız, hatta, üzüldüğünüz bile olur… Tıpkı, geçenlerde benim olduğu gibi…

 

Bunun adına... Biz insanların ilgisizliği, oturduğu en yakın çevresini bile tanımaktan, acizliği mi desek... Yoksa, yaşamın her döneminde hiç bitmeyen, ya da, biri biterken diğeri başlayan hay huyları içersinde boğuşmanın getirdiği, olağan bir durum mu desek, hangisi daha yerinde olur bilmem ki…

 

Doğru tanımlama bence...Yine de ilki olmalı…Öyle ya... Burnumuzun dibinde ne var ne yok... Biz nasıl bir çevrede yaşıyoruz... Oturduğumuz coğrafyanın, yaşadığımız kentin ya da kasabanın, nelerini ve ne kadarını tanıyoruz, yahut, tanımıyoruz diye, birazcık meraklı insanlar olmamız gerekmez mi aslında?... Doğru olan da bu değil mi?...

 

Yaşadığımız kentin ya da kasabanın, hiç değilse “Yakın tarihini”... Orada, kimlerin gelip geçtiğini, oturduğumuz o kenti ya da kasabayı kimlerin kurduğunu... Gelip geçenlerden, önemli şahsiyetleri... Onların neler yaptıklarını, neleri bu günlere, yani, bizlere miras bıraktıklarını... O insanların, kentimize kazandırdıkları değerleri... Çoğu zaman, önemsemeden boş gözlerle baktığımız...Ya da, baktığımız halde göremediğimiz... Önünden yahut yanından, kim bilir kaçıncı kez gelip geçtiğimiz -halde- ama farkında bile olamadığımız o birtakım güzel yapıların... İçlerindeki -inanın bakın, mutlaka vardır- bize ilginç gelebilecek, kimi önemli ayrıntılarını, bir kez bile olsun merak edip, araştırıp öğrenmiş olsak... Ve sonra kalkıp, bütün bu güzellikleri başkalarıyla, yakın veya uzakta bulunan kimi dostlarımızla insanlarla da paylaşsak, paylaşabilsek ne güzel olmaz mı? İlgili olmak ta, bu değil mi zaten? İşte bu, onun ta kendisi... Kentini sevmenin adı da bu... Kentini tanımak, kentini başkalarına tanıtmak, duyarlı olmakta işte bu…O, “duyarlı olmak” dediğimiz hani, sanki, bundan daha başka bir şey mi? Hayır…

 

Kendimi tanımaya başladığımdan beri -ama maalesef imkanlarımın elverdiği ve fırsat bulabildiğim zamanlarda yapabildim- yaşadığım yerle, o, neresi olursa olsun, olabildiğince hep ilgili olmaya çalıştım... On yılı aşkın bir süredir de, yıllar sonra dönüp geldiğim Muğla da, çocukluğumu ve ilk gençlik yıllarımı geçirdiğim kentimi, yeni baştan keşfediyorum desem inanın yalan olmaz... Peki, ben ne yapıyorum?.. Zaman zaman yaptığım şu benim:

 

Söz gelimi, nerede bir tarihi yapı görsem... Gelir geçer, sürekli ona bakarım... Önünden, yanından, sağından, solundan, yani her cephesinden... Bazen de üşenmem, durur önünde, dakikalarca onu seyreder, onu incelerim... Kendimi alamam... Beni öyle görenler de:

 

“Bu adam dalmış, böyle sürekli nereye bakıyor acaba?” diye merak edenler bile olmuştur şimdiye dek... Olsun... Etsinler varsınlar, umurumda değil ki... Ben kentimi tanıyor, bunu yaptığımda da, içinde yaşadığım kenti, doğup büyüdüğüm memleketimi daha çok seviyorum ya… Kendimi, böyle daha mutlu hissedebiliyorum ya... Çocukluğumda farkına varamadığım, kimi, hatta çoğu güzellikleri şimdi şimdi fark ediyor:

 

“İyi ki, Muğla da yaşıyorum” diye de bambaşka ve gerçekten derin bir haz duyabiliyorum ya içimde… Bundan daha güzel başka ne olabilir ki?.

 

Fakat... Geçenlerde yaşadığım o olaydan sonra, ne çok üzüldüğümü de, burada itiraf etmeden geçemeyeceğim… İşte bu yazımda, size bunları anlatacağım sevgili okurlar...

 

Çocukluk yıllarımda, daha doğru bir ifadeyle, ilkokul da okuduğum yılların kimi yaz aylarını gündüzleri çalışarak geçirdiğim bir iş

 

yeri vardı “Arasta”da Muğla’da yani... Yıllar önce “Çizmeci Kemal” amcanın bulunduğu, aynı sokakta idi bu iş yeri... Küçücük bir basım eviydi burası...Yani, bir “matbaa”... O matbaada çıraktım...

 

“Koca Han” da, bizim hemen yanı başımızdaydı... Muğla nın, o çokk meşhur “Goca Han”ı... Matbaamız ile onun arası, on adım ha var ha yoktu...

 

Gün oldu devran döndü... Bir sabah bir baktık ki: Goca Han yıkılıyor!! O koskoca han, öyle hatırlıyorum ki beş on gün içinde yıkıldı gitti... Ortalık, birden genişleyivermişti sanki… Her taraf dümdüz ve apaydınlık oluvermişti!!

 

Bugünkü “Doğruel İş hanı”nın bulunduğu yerde de, o zamanlar bir ev vardı... Onun hemen yanı başında da, küçük bir meydan ve onun da ortasında bir ağaç... Bir dut ağacıydı bu... Aynı ağaç -eğer oysa-, o yılların canlı bir tanığı olarak, bütün görkemiyle, günümüzde de dimdik ayakta duruyor.* Gururla ve sanki etrafa:

 

“Ben hala ayaktayım eski dostlar, sakın beni hatırlamadan geçmeyin haa” dercesine...

 

Dut ağaçlarının, sıcak yaz günlerindeki, o, çok serin gölgesinin namını, herhalde bilmeyen yoktur ya, biz yine de yazmadan geçmeyelim... İşte o ağacın çevresinde, hemen yakındaki kahvehanenin -ki bu kahvehanenin üstü de, başka bir handı-... müşterilerinden bazıları, daha sabahın ilk ışıklarında, hatta bazen, daha gün bile doğmamışken, sandalyelerine oturmuşlar, “Nargile”lerini, büyük bir keyifle, hem de fokur fokur çoktan içlerine çekmeye başlamışlardır bile... O saatlerde, yolunuz bir nedenle eğer, “Saali Kule” nin altına düşmüşte, oradan geçiyorsanız... Bir an sanırdınız ki, o insanların hepsi, nargileyi, sanki gece düşlerinde görmüşler de, sonra oraya, adeta yer kapmak için birlikte koşarak gelmişler… O nasıl bir keyifse işte…

 

Bu gün, hiç birisinin hayatta olmadığını düşündüğüm, kim bilir, hangi büyüklerimizdi o insanlar... Hangi “bakkal amcamız”dı onlardan biri... Zaman zaman dükkanına uğrayıp da, kendisine iyi akşamlar dileyip ayak üstü lafladığımız... Her gün akşam uğramadan, ekmeğimizi almadan, önünden geçmediğimiz, hangi “fırıncımız”dı... Ya da, ayakkabımızın söküğünü diktirdiğimiz, hangi “kundura tamircimiz”di... Yahut, “terzimiz” di onlardan biri... “Nargile tiryakileri”ni kastediyorum... Onlar, kim bilir kimlerdi...

*Ne yazık ki o dut ağacı da, çoktan ortadan kaldırıldığı için günümüzde, o da mazide bıraktıklarımızın arasına katılanlardan…

İşte, hemen yanı başlarında da onların... Neredeyse, diplerinde de o sokak... O “Çıkmaz sokak”... Bu yazımın konusu:

 

“Goca Han” yıkıldıktan sonra ben... Ne zaman, kendi sokağımızın başına gelip de, bir an şöyle karşıya bakacak olsam... Nedense, hep ilk önce orası gözüme takılır olmuştu... O, çıkmaz sokağa yani... Günün herhangi saatinde, o nargile içenlerin önlerinden bir nedenle geçiyorsam eğer, çıkmaz sokağa da bir göz atmadan oradan geçip gitmezdim... Bir tuhaf takıntı işte? Bir gün de sapıver, gir... Gir, bir bakıver içine değil mi? Hayır olmaz! Giremem... Girmem mümkün değil... Engel olan mı var? Hayır... Peki. Bu sokağa girmek yasaktır diye bir tabela mı engelliyordu beni? Hayır, o da değil… Uzun sözün kısası, hiçbir şey engel değildi... Değildi de… Belki, çocuğuz ya hani... Çocuk olduğumuzdan

 

Bir büyüğümüz çıkar, bakarsınız, bir şey deyiverir, azarlayıverir korkusu belki... Başka bir neden de aklıma gelmiyor ya... Oydu işte... Ama şimdi, daha iyi anlıyorum ki, demek ki diyorum daha zamanı varmış!? Yani, o yaşlardayken, çok merak ettiğim o çıkmaz sokağa girip de, “Orada ne var ne yok diye bakmamın”, oraya ayak basmamın zamanı daha henüz gelmemiş…

 

Geçenlerde... Ama, çok uzun yıllar sonra, ilk kez, tıpkı yıllar öncesi gibi, yine bir sabah erkenden, ayaklarım beni o sokağın taa en başına adeta alıp götürdü... Ona doğru yaklaşırken, bir zamanlar, yine o saatlerde, hemen o sokağın başında bulunan ve yukarıda sözünü ettiğim o meydan da, ne nargilelerini büyük bir keyifle içlerine çekmekte olan o insanlar... Ne de onların, adeta şakıyan o sesleri ve gülüşmeleri... Masadan masaya “*şaka çünpüş” o laf atışları vardı... Artık, onların hiç birisi yoktu... Belki, onlar yine oradalardı da, ben onları göremiyordum...

 

”Günlerden perşembe de değildi” ki... Çıkmazın, hemen girişindeki yerlerini, daha sabahın erken saatlerinde alarak, sıra sıra dizilmiş, o pamuk hararları da orada olsun... Onlarda yoktu artık... Onlar olmadığı için de... Çevre köylerimizden oraya pamuk almaya gelmiş, hepsi “bir örnek giyinmiş”, rengarenk giysileri ve “aynı yükseklikteki siyah topuklu ayakkabılarıyla”, pamuk satıcısıyla -o her kimse-... İşte, o büyüğümüzle, çoktan sıkı pazarlığa tutuşmuş “köylü kadınlarımız” da yoktu...

 

Sokağın başına sessizce yaklaşarak, yılların içimde biriktirdiği o özlem ve heyecanla, ona şöyle bir göz attığım da...Orada, artık hiçbir yaşam belirtisinin olmadığını gördüm... Ipıssız ve terkedilmiş, herhangi bir sokağın, o herkesçe bilinen, iç karartan görüntüsüydü beni karşılayan... Hemen sağda, ancak dikkatli gözlerin fark edebileceği, saklı kalmış bir güzellikti beni o an sadece, -o da-, buruk bir gülümsemeyle karşılayan…

 

Bir zamanların (muhakkak öyleydi) ... O, çok güzel pencereleriyle... Duvar süslemeleri ve olağan üstü güzellikte yapılmış... Ama gerçekten bir ustanın elinden çıktığı besbelli olan... Özgün ahşap işlemeciliğinin nadir örneklerinden biri sayılabilecek o güzel kapısıyla, bir “Muğla Evi” idi bu... Bana, sanki, “Günaydın” diyor gibiydi, zor anlaşılır bir fısıltıyla... Sonra birden irkilmiştim, birden... Çünkü bu ses, ağlamaklıydı...

 

Onun ağladığını... Bir evin, o camları kırılmış pencereleri, yer yer çürümüş ve dökülmüş duvarları ve eskimiş kapısıyla... Koca bir evin ağladığını... Hem de, hıçkırarak ağladığını, ilk kez orada görüyordum:

 

“Sen, o çok merak ettiğin ama, bir türlü gelip görmediğin o yıllar da, o gençlik yıllarında buraya gelip, beni o zamanki halimle görsen olmaz mıydı? Olmaz mıydı?”diye ağlıyordu sanki...

 

Başım önüme eğik ve karışık duygular içinde oradan sessizce ayrılırken... Bir zamanlar içinde, belki de, şen kahkahaların yükseldiği... Acı tatlı, kim bilir, nice anıların birlikte yaşandığı o evin hıçkırıkları, ardımdan bana yetişiyor, kulaklarımda durmadan yankılanıyor gibiydi... Birde, onun o son sözleri... İşte onları, hiç, ama hiç unutamayacağım...Tıpkı, o çıkmaz sokağı, on yıllardır hiç unutamadığım gibi:

 

”O yıllarda, o gençlik yıllarında buraya gelip, beni o zamanki halimle görsen olmaz mıydı? Olmaz mıydı?” deyişini...

 

Esenlik dileklerimle, hoşça kalın.

*Eskiden büyüklerimizin çok kullandıkları bir Muğla halk deyimi. İnsanların bir arada iken birbirleriyle şakalaşmaları anlamında.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500