Advert
Advert
Advert
MUĞLA’DA, BİR TARİHİ YAPIMIZIN DAHA RESTORASYONUNA BAŞLARKEN...
Ünal TÜRKÖZ...

MUĞLA’DA, BİR TARİHİ YAPIMIZIN DAHA RESTORASYONUNA BAŞLARKEN...

Bu içerik 1111 kez okundu.

“Kültürel değerlerimizin korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara bırakılması,  ne kadar önemli ise...  Tarihi değeri olan, kültür varlıkları yapılarımızın da, restore edilerek gelecek kuşaklara bırakılması aynı  derecede  önemlidir”...

Sevgili okurlar,

1969 yılında, yüksek öğrenimim nedeniyle ayrıldığım Muğla’ya, 30 yıl gibi uzun bir aranın ardından yeniden döndüğümde (1996 yazında Muğla’daydım) ayrılırken Muğla’da bıraktığım, tarihi öneme haiz, gerçekten güzel ve “sanat eseri” niteliği taşıyan bazı yapıların, yerlerinde yeller estiğini görmüş ve  kendi adıma çok üzülmüştüm... O güzelim yapılara ne olmuştu? Yıkılmış ve yerlerine, pek çoğu sanattan,  estetik değerden ve özenden yoksun çok katlı çirkin binalar yapılmıştı...

“O yapılardan  sana ne? “ denebilir belki... Doğru... Bana ne... Ama onlar, benim doğup büyüdüğüm şehrimin, geçmişinin izlerini taşıyan, bu yüzden  önemli ve korunması gerektiğine inandığım  güzel yapılardı...

Onlar, benim şehrimi ve şehrimin kimi  sokaklarını,  mahallelerini güzelleştiren... Geçmişin o güzelliklerini geleceğe  taşıyacak  olan; çocuklarımıza, torunlarımıza miras bırakılması gereken ve  gerçek belge niteliği taşıyan “mimari eserlerdi” ...

Geçmişte de yazdım... Bazı binalar belki yerlerinde duruyordu... Duruyordu da... Fakat.... Şekli şemalleri  değişmişti,  daha doğrusu değiştirilmişti...

O güzelim, kimi taş duvar işçiliğinin, Muğla’daki en  güzel örnekleri olan iki katlı eski yapılar, sıva ile hem de “baştan başa sıvanarak” örtülmüşlerdi... Kimi cumbalı evlerdeki, sanat değeri taşıyan o güzelim “ahşap  cumbalar ortadan kaldırılmış” yok edilmişlerdi... Kimler tarafından? Eski sahipleri tarafından mı, yoksa  yeni sahipleri  tarafından mı? İşte, onu bilmiyoruz...

Bütün bu olumsuzluklar yaşanırken, gerekli kurum ve kuruluşlarımızdan izin  alınmış mıydı? Onu da bilmiyoruz...

Sevgili okurlar,

Bunları neden mi yazıyorum?

Bir kaç gün önce, güzel bir haber okudum... Bu haber, Karya’nın  önemli kentlerinden biri olan, Yatağan sınırları içindeki Stratonikia antik kentinin üzerinde kurulan, “ilk köy” yerleşimi Eskisar’ın,  Menteşe Beyliği dönemine ait:

Tarihi “Şaban Ağa Camisi”nin restorasyonu ile ilgiliydi...

Sayın valimiz Amir Çiçek, bu “özgün köy camimiz”in restorasyonunun  yapılacağının haberini veriyordu... Kendi adıma, bir  Muğla çocuğu olarak, bu habere ne denli çok sevindiğimi söylesem,

inanmayacaksınız  belki... Gerçekten çok sevinmiştim... Bu cami, eğer yanlış hatırlamıyorsam daha üç beş yıl bile olmadı restore edileli...

Geçen yıl, bir gezi  programımızda yer aldığı için uğradığımız  Stratonikia antik kentini  gezerken, bu camiyi de tepeden tırnağa bir “Mühendis” olarak  incelemiştim... Bu incelememden sonra orada, içim acımış ve kamuda, 25 yıl değişik görevlerde bulunmuş bir mühendis ve orta kademe yöneticisi olarak, içimden aynen şunları söylemiştim... Sadece iki  sözcük: “Yazıklar olsun”...

Sonra... Caminin restorasyonunda tespit ettiğim bazı özensizlikleri ve önemli bazı hataları bir makalemle de dile getirmiştim... Onları tekrarlamayacağım... Fakat önemli bir  hususu – ki, o gerçekten çok önemli- bir kez daha, belki yararlı olabilirim düşüncesiyle bu yazımla yineliyorum...

Dikkkate alınmasında fayda  var çünkü...

Yerinde de görüleceği gibi:

Ana binaya girmeden önce, yani, kapalı mekanın dışında, altında ibadet edilen,  sağlı-sollu  ahşap taşıyıcı dikmeler üzerine oturtulmuş iki tavan var... Bu tavanlardan soldaki, kötü bir şekilde bir tarafından bel vermiş haldedir... Bunun nedeni:

“Taşıyıcı direklerin arasındaki açıklığın boyutuyla ilgilidir”... 

Oysa, restorasyon yapılırken, restorasyonun yüklenicisi, taşıyıcı direklerin arasındaki bu açıklığın fazla oluşundan dolayı, tavanların  ileride kötü bir şekilde bel verebileceğini düşünüp, tavanın arkasında kalacak şekilde, çelik veya daha hafif yapı elemanı olan alüminyumdan  uygun “kafes kirişler” hazırlatıp, bunları direkler üzerine köşeden köşeye veya düz olarak atsaydı ve ahşap tavan örtü tahtalarını  daha sonra kaplasaydı, bu çökmeler katiyen  olmayacaktı...

Aynı sıkıntı, “Osman Hamdi Bey Konağı”nın “büyük salonunda” da vardır...  Oranın restorasyonu yapılırken de, bu husus maalesef gözden kaçırılmıştır... Orada yapılacak kısmi bir restorasyon ile de, oradaki sıkıntının  giderilebileceği kanaatindeyim...

Bir katkım  olabilirse eğer, bundan sadece mutluluk duyarım...

Esenlik dileklerimle. Hoşça kalın

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500