site_reklamı_mobil.jpg

Yazarlar

Selanikli Udi Ahmet Efendi

20200713_unal_turkoz_9222e.jpg

Add a comment

Münir Mazhar Kamsoy

             Merhaba sevgili okurlar,

             Bilirsiniz… Hepimizin, geçmişte kalan ve zaman zaman hatırlanan kimi acı, kimi tatlı bazı anıları vardır… Hele öyle bazı anılar vardır ki yaşamda, derin izler bıraktıkları için onlar, kolay kolay silinmez usumuzdan… İşte onlar hatırımıza geldiğinde, bir süreliğine olsun geri döner, birden, dalıp gidiveririz geçmişte bıraktığımız o günlere… Benim de, herkes gibi geçmişte kalan işte böyle bazı anılarım vardır ve ben ne zaman onlar hatırıma gelse dalar giderim geçmişte kalan o günlere…

            Farkındaysanız eğer, kaç zamandır bu köşede “Düğüncülerimizi” yazıyorum…

            Müzik…

            O, hepimizin bildiği, yaşamımızın adeta bir parçası olan müzik… Tartışmasız bir insan gerçeği olan müzik… Düğünlerimizde yaptığımız da o… Öyle değil mi? Kimi zaman coşturan bizi orada, kiminde eğlendiren… Orada çalınan çalgılar… Orada dinlediğimiz müzik…

          İşte... Biraz önce söz ettiğim anılarımdan birini, içinde, kimi çalgıların da konuşulduğu müzikle ilgili olan bir anımı, bu hafta sizlerle paylaşayım istedim sevgili okurlar...

         1986 yılıydı…

         Çalıştığım kurum, “SEKA Dalaman Müessesesi”nde müzikli geceler düzenliyoruz… Çok beğeniliyor ve büyük ilgi de görüyoruz…

         Kurum mensupları ve davetliler, sembolik bir ücretle katılıyor bu müzikli-yemekli gecelerimize…

         Gecenin geliri ise bir ilkokulumuza bırakılıyor… Yine kurumun adını taşıyan, kurumun kol kanat gerdiği ve içinde, kendi çocuklarımızın da öğrenim gördükleri bir ilkokulun “Okul Aile Birline” bağışlanıyor yani gelir… Bu amaçla başladık…

        İki ay da bir yapacağız bu etkinlileri… Öyle kararlaştırdık… Etkinliğimizi şöyle  plânlıyorduk:

        İlk bölümde, Türk Halk Müziği eserleri sunacağız davetlilere… İkinci bölümde de Türk Sanat Müziği eserleri yer alacak…

        Programın iki solisti var ve tabii ayrı ayrı saz ekipleri… Türk Halk Müziği eserlerini okuyacak olan yine aynı kurumda çalışan bir arkadaşımız… Türk Sanat Müziği eserlerini de naçizane ben okuyacağım…

        

        Eser seçiminden tutun, sıralamasına… Sahnede kimin ne giyeceğinden, kimin nereye ve nasıl oturacağına varıncaya değin… İnanın… Tartışmadığımız, hiçbir ayrıntıyı bırakmıyoruz aramızda konuşmadık…

        Provalar, saat 1700 de, fabrikadan mesai çıkışından sonra kurumun kışlık sinemasının sahnesinde başlayıp 20.00 ye değin sürüyor, akşam yemeği sonrası, gece oturmalarında evlerimizde de devam ediyor… Size yalan gelir belki… İnanın… Böylesine ciddi bakıyoruz olaya…

       Çalıştırıcımız, içimizden bir arkadaşımız… Benim de meslektaşım… Yani bir Makina mühendisi… Hem Türk Halk müziğine, hem de Türk Sanat Müziğine aynı düzeyde hâkim olan biri… Geçmişte, her iki dalda kendisini belli düzeyde de olsa yetiştirmiş biri… Provalar sırasında türkücü ya da şarkıcı, eserin bir yerini yanlış mı okudu… Olmaz! Yahut esere geç mi erken mi girdi? Hemen oracıkta noktayı koyar:

         ”Olmaz arkadaş… Orası öyle değil? Bakın, şöyle okuyacaksınız…” der türküyü veya şarkıyı alır… O bölümü kendisi okur, sonra da tekrar ettirirdi… Taa ki doğru okununcaya dek… Düşünebiliyor musunuz?

       Yaptığımız bu işlerden para filan almıyoruz ha! Para kazanmak için yapmıyoruz bütün bunları… Ta en başta ifade etmeliydim aslında bunu… Ama şimdi aklıma geldi… Onun için şimdi yazıyorum…

       Ekipteki kimi arkadaşlarımızın, bütün gün fabrikadaki farklı birimlerde… Bazılarının ağır işlerin görüldüğü ünitelerde sürdürdüğü, o yoğun çalışmaların ve yorgunluğun ardından… Bir de, tam üç saat boyunca müzik provaları yapıyoruz… İyi mi?

       Niye?

       Mensuplarımıza en iyiyi… En güzel müzikleri… Şarkı ve türküleri dinletebilmek için… 

       Davetliler, kendi mensuplarımız, aynı kurumun çalışanları da olsa, bizi dinlemeye gelecek olan insanların her biri, nihayet birer dinleyicidir ve onlara, en iyi müziği sunmak bizim görevimiz olmalıdır diye düşünüyorduk çünkü…

      Onları bir süreliğine de olsa, hiç tanımadığımız, ilk kez orada karşılaşacağımız insanlarmış gibi düşünüyor ve o yüzden titiz davranmalıyız diyorduk…  Bu anlayış üzerine çalışıyorduk…

        Hemen belirtmeliyim. Bu çalıştırıcı arkadaşımız hiç nota bilmezdi. Ama bir şeyi çok iyi bilirdi:

        Doğru okumayı ve doğru çalmayı…

        Bir eserin türkü ya da şarkı… Onların yanlış ve kusurlu ne okunmasına ne de çalınmasına asla tahammülü yoktu… Hiç hatırlamıyorum… Bu değerli arkadaşım, işte gerçekten böyle biriydi…

       Az kalsın unutuyordum… Bu arkadaşım,  hemen hemen aynı ölçüde, hem iyi bağlama, hem de iyi ut çalardı…

       “Düğüncü” olduğunu ve yıllarca oturduğu kent olan İzmir’de, düğünlere gittiğini, bu işi yaparak para kazandığını, böylece üniversiteye de devam ederek “Mühendislik” eğitimini bitirdiğini, çok sonraları öğrendiğimde epey şaşırmıştım…

      İşte bu çalışmaları yaptığımız sıralardı… O geceleri, mensuplarımıza sunduğumuz günlerde oldu “o” arkadaşımızla tanışmamız…

      “Onu” ve onunla ilgili bir başka anımı da, bir daha ki haftaya diyor ve bu hafta kendisini tanıyacağımız bestekârımıza dönüyorum sevgili okurlarım…

       Ha… Bu değerli arkadaşımı merak eden okuyucularım olabilir belki… Onun adını iftiharla yazıyor ve kendisine bu köşeden selam ve sevgilerimi gönderiyorum:

       Sayın İbrahim Ertuğrul-Makina Mühendisi…

      Münir Mazhar Kamsoy:

      Bu hafta kendisini tanıyacağımız bestecimiz aslında bir mülkiyeli. Münir Mazhar Kamsoy… Bestecimiz, 1891 yılında İstanbul’da Üsküdar’da dünyaya gelir. Babası Doktor Mazhar Paşa’dır. Kamsoy, mülkiyeyi bitirdikten sonra, mezun olduğu okulda kalır ve orada çalışmaya başlar. “Siyasi-Medeni Tarih” müderris yardımcısı olur. Daha sonra İsviçre’ye giden ve Cenevre Üniversitesi’nde eğitimini sürdüren bestecimiz, askerlik hizmetini yapmak için yurda döner. Askerliğini “Birinci Dünya Savaşı”nda yedek subay olarak yapar Kamsoy. Dışişleri Bakanlığı’nda önce umumi kâtip, daha sonra haberleşme müdürlükleri görevlerinde bulunur. Bir süre Ziraat Bankası’nda da çalışır. Ayrıca emekli olduğu 1956 yılına değin, yaklaşık 30 yıldan fazla İstanbul’un pek çok lisesinde Fransızca dersleri verir.

     Çeşitli dergi ve gazetelerde de yazılar yazar.

     Müziğe 7 yaşlarında iken önce “akordeon” çalarak başlar. Sonra kemanda karar kılar.

     Kemani Tatyos Efendi’ye 2 yıl boyunca devam eden bestecimiz, Üsküdarlı Kaşıyarık Ziya Bey’den de pek çok eser meşk eder.

     1920 yılında Musa Süreyya Bey’in piyanosu eşliğinde, birlikte kemanla birkaç de konser verirler.

     Besteciliğe, Beşiktaş Kulübü Başkanı Avukat Abdülkadir Karamürsel’in teşviki ile başlayan Kamsoy, ilk şarkısını 1924 yılında yapar. Uzun bir süre hiç eser bestelemez. İkinci eseri olan Yegâh saz semaisi ile yeniden beste yapmaya başlayan bestecimiz, 20 ye yakın güzel saz eserleri besteler. Bunların dışında bestecimizin musikimizin diğer formlarında yaptığı 6 adet eseri daha bulunmaktadır.

                                                                                                 Esenlik dileklerimle. Hoşça kalın

  

  

Add a comment

Kulüp, Zeybek

Bir zamanlar Muğla’da iki sinema vardı… Birinin adı kulüp”, diğerinin ki zeybekti…         

             Kentin, en hareketli günleri olurdu cumartesiler... Öğle saatlerinde hele, iğne atsan yere düşmezdi... İki sinemanın önleri olsun, onların bulunduğu meydan ve sokaklar, cıvıl cıvıl insan kaynardı... Bazen de öyle mahşeri kalabalıklar olurdu ki… Ortalık, adeta ana baba gününü andırırdı… Hele, iki sinemanın, birbirleriyle yarış edercesine, o, birbirinden güzel  şarkı ve türkülerin çalındığı hoparlörlerinden semaya yükselen sesler yok muydu ya... İşte onlar, oradan geçen bazılarının kulaklarını, eğer o zamanlar sağır etmedilerse… O insanlar, inanın başka hiçbir zaman sağır olmamışlardır… Sözün kısası, müzik seslerinden bir zamanlar, yer gök inlerdi “Muğla Çarşısında”…

            Yaklaşık 3x3 metre ölçülerinde, iki ayaklı, tamamı ahşap malzemeden hazırlanmış ve üzerinde,  o gün gösterimde olan filmin, afiş ve bazı fotoğraflarının yer aldığı koca bir pano… Şimdilerde bayağıdır boşaltılmış olan Konak Kafeteryanın, 1960’lı yıllarda Muğla’nın tek Jinekoloji Hekimi olan “ Doktor Seyfi Sadi Pencap” ın oturduğu binanın önünde, tam köşede bir direğe dayalı olur…”Gelecek program”da oynayacak olan film ya da filmlerin afişlerini taşıyan panolar ise; sinemanın bulunduğu sokakta ve sinema binasının tam karşısındaki,  o her zaman bembeyaz badanalı bahçe duvarına sırtlarını dayamış halde, sıra sıra öylece dururlardı…

           Bu sözünü ettiklerim, bugüne değin ayakta kalmayı başarabilmiş olan… Ama o yıllarda, Muğla’nın en yeni ve en modern sineması: “Zeybek Sineması”na ait olanlardı…

           Hoparlörlerden, çığlık çığlığa etrafa yayılan o şarkı ve türkülerden, biraz daha söz edeyim sevgili okurlar…

          Bu şarkı ve türküler, o sinema da, daha önce “oynayıp geçmiş”, kimi yerli filmlerdeki, yani, filmin konusu içinde seslendirilmiş, film müzikleri olurdu genellikle... O şarkı ve türküler ki, o sıralar gündemde olan, yaşlısından gencine, hemen herkesin, dilinden düşürmediği… Deyim yerindeyse, adeta, “Ağızlarda sakız olmuş” şarkı ve türkülerdi… Bazıları ise,  daha yakınlarda, Anadolu turnesine çıkıp, Muğla’ya da gelmiş ve  o sinemada konser vermiş olan,  kimi, ünlü şarkıcı ve türkücülerin seslendirdikleri, konser şarkı ve türküleri de olabiliyordu…

          Zaten, o yıllarda ünlü olup da Muğla’daki bu iki sinemadan birine gelip, konser vermemiş şarkıcı veya türkücü, hemen hemen yok gibiydi…

          Sadece, şarkı ve türkü dinlemek için bile, bu iki sinemanın önleri ve onların yakın çevresi, bulunmaz birer nimet sayılırdı müzik severler için… Nasıl sayılmasınlar ki,  bırakın müzik dinlemeyi… Öğrenmek istediğiniz, son günlerin, o en çok çalınıp söylenen şarkı ve türkülerini, oraya gelip, orada bir bir öğrenmeniz mümkün olurdu… Biraz sabrettiğinizde, hoparlörlerin, biri olmazsa diğerinden, afişlere bakarak, orada geçireceğiniz zaman içerisinde, çalınmasını beklediğiniz şarkı veya türkülere de muhakkak sıranın geldiğini görür  ve onları, büyük bir keyifle dinleyebilirdiniz. Hem de yüksek sesle… Hani bazıları, hep yüksek sesli müzik dinlemekten zevk alır ya... İşte, özellikle bu gibiler için, sinema önleri, gerçekten, bulunmaz birer nimet sayılırdı o yıllarda…  Ola ki, çok beklediğiniz halde, sevdiğiniz o “şarkı ya da türkü” o gün çalınmadı, hiç üzülmeyin… Daha sonraki gün veya haftalarda, günlerden cumartesi olsun ya da olmasın, eğer oraya yeniden gelirseniz, “o”na da sıranın geldiğini hayretle görür, geçte olsa, “sevdiğiniz o şarkı veya türküyü” orada dinlemiş olurdunuz... Yalnız, sevdiğiniz bu şarkı veya türküleri, ancak, dikkatinizi hoparlörlerden ayırmadığınız sürece dinleyebilir, aksi halde sırasını kaçırabilirdiniz de... Onları, dediğim gibi… Ya, bu iki sinema önlerindeki afişler arasında dolanırken… Ya, sinemaya birlikte gitmek için sözleştiğiniz arkadaşlarınızı, sinemaların önlerinde beklerken veya film başlama anına değin, içeride, yerinizi almış otururken her an dinleyebilirdiniz… Çünkü hoparlörlerden dışarıya verilen sesler, aynı anda, sinema salonuna da verilirdi…

   Kurşunlu Cami’nin tam karşısında, “Muğla Belediyesi”nin yaptırdığı bu günkü  “Katlı Otopark”ın olduğu yerde de… Kentin, en eski sineması olan, “Kulüp Sineması” bulunurdu…

           Caddenin kaldırımından içeri doğru, önce iki üç metre uzunlukta, mozaik beton bir terasta yürüdükten hemen sonra, yaklaşık on on beş metre genişlikte ve sekiz on basamaklı, yine mozaik beton bir merdivenle indiğiniz, geniş, toprak bir avlunun bitiminde, sizi, tam karşıda ve ortada, sinemanın giriş kapısı karşılardı… Bu büyük kapı, “Kışlık Kulüp Sineması” yani kapalı sinema binasının ana giriş kapısıydı… Sağda köşede, daha küçük bir kapı daha vardı… O kapı da, aynı adı taşıyan “Yazlık Kulüp Sineması”nın kapısıydı… Yazlık sinemanın bir yanı, kapalı Kulüp Sineması duvarına, diğer yanı ise, o yıllardaki adıyla “Atatürk İlkokulu”, bu günkü adıyla Atatürk İlköğretim Okulu’nun, arka avlu duvarına dayanırdı…

           Bu sinemanın, “gelecek program”larda gösterime girecek olan filmlerin afişlerinin asılı bulunduğu panolarının; daha çok, merdivenlerden indiğiniz, o geniş avlunun sol tarafındaki duvara, sıra sıra dayalı olduklarını… Bazılarının ise, ana giriş kapısının iki yanlarına konduğunu görürdünüz…

          Kulüp sinemasında, o gün gündüz ve akşam, gösterimde olacak yani, halk ağzında söylendiği şekliyle “Oynecek” olan filmlerin, afişlerinin asılı bulunduğu panolarınsa, caddeden ilk girişte, merdivenin her iki ucundaki ve çevre duvarına ait olan, “piramit” şapkalı dubalara dayanmış olduklarını görürdünüz… Bunlar seyyar panolardı… Bu iki panonun ne bulundukları o yerler, ne de sayıları, yıllar boyunca hiç değişmedi, hep aynı kaldı… Bunlardan ayrı, bir de, caddeden gelip geçenlerin, onları rahatlıkla görebilmeleri için, biri; sinema binasının yukarıda sözünü ettiğimiz, o ana giriş kapısının epeyce yukarısında duvarda ve boydan boya, üzerinde de, “sezon içerisinde, gelecek programlarda gösterime girecek” olan ve daha çok, yabancı filmlerin afişlerinin asılı bulunduğu sabit bir pano ile diğeri; caddeden sinemaya doğru dönüvereceğiniz yerde, kaldırımın kenarına, sağlı sollu dikilmiş olan, yuvarlak, gayet kalın ve yüksek iki  ahşap direk arasına, yine boydan boya yerleştirilmiş ve üzerinde  sadece, “o gün akşam gösterimde olacak” olan film veya filmlere ait afişlerin bulunduğu, sabit bir pano ilk göze çarpan öteki panolardı…

          Bu panoların dışında, bir de ayrıca, kentin değişik noktalarında ve neredeyse yan yana konmuş halde, hem “Kulüp Sineması” ve hem de “Zeybek Sineması”nın; üzerlerinde, o gün akşam gösterimde olacak olan filmlerin, afiş ve bazı fotoğraflarının yer aldığı başka panolarını da görebilirdiniz…

         Bir zamanlar, “Muğla”da, iki kapalı sinema vardı… Bunlardan birinin adı “Kulüp”, diğerinin ki ise “Zeybek”ti… Onlar, haftanın hemen her günün akşamında, bir dolar-bir boşalırlardı… Sadece; cumartesi günleri ve onun öğlenlerinde, onlar, diğer günlerden daha bir başka, daha bir hareketli ve daha renkli görüntüler oluştururlardı… Onları, böyle farklı kılanlar ise, en başta kentin öğrencileriydi… Öğleyin, saat tam 12.00 de, Muğla’da tüm okullar dağılır dağılmaz, biran önce oralara koşup gelmek ve onlardan birinde olsun,  bir yer bulabilmenin o tatlı telaş ve heyecanını, herkesten önce yaşayan… Bütün bir hafta, sinemaları ve orada oynayacak olan filmleri zevkle izleyebilmenin özlemini duymuş… Bu yüzden, o hafta sonunu adeta iple çekmiş olan, sayısız insanın yaşadığı bu kentte… En çok bu insanlardı, yani, ortaokul, lise ve dengi okulların sinema seven öğrencileriydi… İşte onlardı, cumartesilerin bu farklı güzelliklerini yaratan “Muğla”da…

      O insanlar, belki sizlerdiniz, hepimizdik… O sinemaların önlerinde olsun, ya da giriş çıkışlarında veya belki de salonlarında film “aralarında”… Çocuksu, tamamen duygusal ve pırıl pırıl, bambaşka heyecanlar da yaşanırdı ara sıra… Yüreklerin, durup dururken ilk kez, daha farklı ve daha hızlı çarpmaya başladığı anlardı bunlar… Çoğumuza:

“Bana, birden böyle ne oldu ki?” bile dedirten…

  Çoğu zaman “Mahcup”, bazen de “Kaçamak bakışlar” la başlayan o ilk aşkların, ilk çocukluk sevilerine ait tatlı kıvılcımların, yüreklerde, yüreklerimizde -Senin, benim, ya da onun- belki de ilk kez çakıp tutuşmaya başladığı… Bir yaşam boyu, o hiç unutulmayacak ve hep gülümseyerek anlatılacak ya da hatırlanacak olan, o ilk heyecanların, ilk kez yaşandığı yerler belki de, -

Neden olmasındı ki?- Önce oralardı… Sinemalardı… Sinemalarımızdı… O yılları… Çocukluktan erinliğe, erinlikten ergenlik çağına geçilen, o ilk gençlik yıllarını hatırlarken, kimilerimizin ilk aklına gelen yerler,.. Belki de önce oralar… O cumartesiler… Ve o cumartesi öğlenleriydi…  Sinema önleriydi, belki bazılarımız için… Bazılarımız içinse, belki de sinema çıkışlarıydı… Kim bilir?..

        Bir zamanlar Muğla’da, iki kapalı sinema vardı… Bunlardan birinin adı “Kulüp”, ötekinin se “Zeybek”ti…

                                                                                Esenlik dileklerimle. Hoşca kalın

Add a comment

MİLAS ÇOMAKDAĞI (2)

Merhaba sevgili okurlar,

     2 Kasım 2019 Cumartesi günü Milas’ta idik… “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” üyelerinden oluşan 35-40 kişilik bir gurupla, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığımızın tahsis ettiği bir otobüsle, güzel “Milas”ımızın  “İncirli in Mağarası”nı görmeye gittik… Gezi programımızda ki bu mağara ziyareti sonrası, yine aynı yerdeki “Uyku Vadisi” olarak bilinen vadideki yürüyüşün ardından, zaman da elverdiği ve bir de genel istek olunca, Milas gezimizi “Çomakdağı” köyüne uğrayarak orada noktaladık… Dönüş yolundaki son uğrak yerimizse, “Ormancı” türkümüzün sözleri arasında geçen “Gevenes“ köyü ve onun ünlü değirmeni oldu...

    Tek kelime ile ifade etmem gerekirse eğer; geziye katılan hemen herkes, bu geziden büyük bir keyif aldı ve gezide gördüğümüz o güzelliklerden oldukça mutlu oldu... Bunu, dikkatle gözlemlediğimi söyleyebilirim…

    Bir kez daha… Bizlere;

    Bu imkânı sağlayan Büyükşehir Belediye Başkanlığımıza… Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Doktor Osman Gürün’e teşekkür ediyor ve kendilerine bu köşeden saygı ve sevgilerimizi gönderiyorum…

Ve ayrıca;

    Geziye eşlik eden… Gezinin, daha en başında, otobüsümüze binmeden başlayan ve gezi boyunca süren, o sempatik ve sevecen yaklaşımları ile bütün üyelerimize gösterdikleri yakın ilgileri nedeniyle, Büyükşehir Belediyemiz “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” nin o güler yüzlü (2) personeline de buradan teşekkür ediyorum…

    Yeri gelmişken, “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” nin düzenlediği bu gezilerin önemi üzerinde de kısaca durmak istiyorum;

    Her şeyden evvel, “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” yetkililerinin düzenleyerek, biz, orta yaşlı ve yaşlı hemşerilerinin hizmetine sunmuş oldukları bu gezilerin, bir kere, inanılmaz “Güzel bir hizmet” olduğunu ifade etmeliyim… Çünkü neden:  

    Öyle inanıyorum ki;

    Bizim gibi, yaşamlarında bir kez bile olsun, Muğla’mızın coğrafyasındaki, gerek “Doğal güzellikleri”, gerekse tarihi ören yerleri yani “Antik kentleri”ne olsun...

   Adlarını belki daha önce duydukları ve gönülleri de çektiği halde, buralara, ya zamanları ya da imkânları elvermediği için gidip görememiş olan yaşlı hemşerilerimize, bu güzel fırsatların tanınmış olması, hem çok güzel bir davranış, hem de çok güzel bir hizmet…

    Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Doktor Osman Gürün’ü bu kararlarından dolayı da içtenlikle kutluyorum…

    Sevgili okurlar;

    Şimdi gelelim, “Çomakdağı” köyümüz ile ilgili düşüncelerime;

    “Çomakdağı”na ilk kez, 8.Ekim.2016 tarihinde, yine böyle bir gurupla gelmiştim…

    Adını, ilk duyduğum andan itibaren, hiç unutamadığım bir köy olup çıkmıştı “Çomakdağı”… Gerçekten içtenlikle söylüyorum… Ta 1980’li yıllardan beri hep merak ettiğim, ama bir türlü fırsat bulamadığım için gelip göremediğim bir yurt köşemizdi Çomakdağ köyü… Özgün mimarisi, taş duvarlı evleri ve bacaları ile otantik güzelliklere sahip olan bu köy,- hele bacaları ve yapma bebekleri ile- ilk kez 1980’li yılların başlarında, yeni yayına başlayan TRT 2 kanalında seyrettiğim bir belgeselden sonra belleğime kazınmış ve bir türlü aklımdan çıkmıyordu…

    Aradan, neredeyse (40) yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra, ziyaret edebildiğim bu köyde edindiğim ilk izlenimlerse, ne yazık ki, beni derin bir hayal kırıklığına uğratmıştı…

   Bir kere; 

   “Çomakdağ”ın aklımda kalan o otantik güzelliğinden geriye kalanlar “sınırlı” idi…

   Sadece bir ev, evet sadece bir ev, “Hiç bozulmadan kalabilmişti”… Bugün de aynı…

   Sınırlı bir zaman diliminde, köy meydanına açılan bir sokağa girer girmez gördüğüm, o sağdaki solda ki, çöp yığınlarının görüntüsü ise, beni adeta şaşkına çevirmişti… Kısacası, o bir veya birkaç sokağın içi, çerden-çöpten ve kokudan geçilmiyordu…

  Hele köy meydanındaki, otobüsten iner inmez sizi ilk karşılayan ve sanki size: “Merhaba… Hoş geldiniz!” diyen, umumi tuvalete girdiğimde karşılaştığım, o kötü manzara karşısında hissettiklerimi ise hiç unutmuyorum…

   Şimdi buradan ilk kez, ilgililere soruyorum:

   Böylesine güzel, hele kadınlarının ve kızlarının giyinip kuşandıkları o, gelenekselleştirilmiş yöresel giyim kuşamları ve yapma bebekleri ile Türkiye çapında ün yapmış, yukarıda söz ettiğim o otantik güzelliklere sahip bir köyden, daha yüzlercesi mi var ki ülkemizde?

   Buraya, sadece Muğla ve yakın çevreden, sınırlı sayıda ziyaretçiler mi otobüsleri ile ya da araçları ile görmeye geliyorlar?

   Başka il ve ilçelerden bu köyü görmeye gelenler de yok mu, hiç olmuyor mu?

   Köy meydanına bakan evlerin bahçe duvarlarını, bir kerecik olsun, ama bir kerecik olsun “Kireçle badana yapmak” çok mu zor Allah aşkına?  

  Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden, araçları ile veya turlarla gelen otobüslerden inen yolcuların, köy meydanına indiklerinde, böylesine pırıl pırıl bir beyazlık gördüklerinde, gözünün-gönlünün açılabileceği…

  Bu, çok basit bir tedbirle bile, “Sağlanacak” pırıl pırıl bir görüntünün, adeta gelen insanların hafızalarına kazınacağı ve Çomakdağı için bunun olumlu bir etken olabileceği, hiçbir kimsenin, hiçbir yetkilimizin hiç aklına gelmiyor mu acaba? Çok merak ediyorum…

  Bu kez;

  Otobüsten iner inmez… Yine ilk uğradığım yer, umumi tuvaleti oldu köyümüzün… İlk ziyaretimde karşılaştığım o görüntü yok artık…

  Fakat o gün, tuvaleti kullanan her kimse… Herhalde, yakında bir çöp kovası bulamadığı için olmalı ki, elindeki boşalan pet su şişesini yere atmamış… Tuvaletin lavabosuna bırakmayı daha münasip görmüş!!

 

  Son söz,

  Çomakdağ… Çok özgün bir köy sevgili okurlarım…

  Çomakdağ, sadece Milas’ın değil… Hepimizin… Sadece bizlerin değil, herkesin burayı gelip görmesi gereken bir köyümüz… Ama daha yapılacaklar var… Lütfen, ama lütfen… Biraz daha özen… Ve biraz daha çaba…

  İlgililerin ve yetkililerimizin önemle dikkatine diyorum…

                                                                                                                Esenlik dileklerimle... Hoşça kalın.

TeşekkürÇomakdağı’na ziyaretimiz sırasında, köy kahvehanesinin avlusunda, gurubumuz üyelerine zaman ayırıp; köyün tarihçesi,  gelenek ve görenekleri, köyün toplumsal, sosyal ve ekonomik yaşamı hakkında bilgiler veren Sayın Hasan Yıldırım beye,

 Ve ayrıca;

Gevenes köyü değirmeninin müsteciri Sayın Hasan Şimşek beye de, bizlere değirmenin tarihini, “Ormancı” türkümüzün yakılmasına neden olan olayı ve dolayısıyla türkünün öyküsünü, ayrıntıları ile anlatarak bilgilendirdikleri için teşekkür ediyor selamlarımı gönderiyorum…  

Add a comment

d1391c5b14123.gif