Reklamı Geç
Advert
Advert
Advert

“YAPI STOKUMUZ HALA GÜVENLİ DEĞİL!”

“YAPI STOKUMUZ HALA GÜVENLİ DEĞİL!”
Bu içerik 1524 kez okundu.
Advert

TMMOB İnşaat Mühendisleri Muğla Şubesi, 17 Ağustos 1999 tarihinde Gölcük merkezli yaşanan depremin 20. yılı dolayısıyla yazılı açıklamada bulunarak, acı tecrübenin ardından 20 yıl geçmesine rağmen Türkiye’deki yapı stokunun hala yeterince güvenli olmadığına dikkat çekerek, uyarılarda bulundu.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İnşaat Mühendisleri Muğla Şubesi, 17 Ağustos 1999’da yaşanan Gölcük merkezli depremin 20. yılı dolayısıyla yazılı açıklamada bulundu.

“17 Ağustos 1999 Gölcük merkezli depremin 20. yılında yapı stokumuz güvenli mi?” sorusuyla başlayan açıklamada, depremin bir doğa olayı olduğu hatırlatılarak, depremin afete dönüşmesinin insan eliyle gerçekleştiğine vurgu yapıldı.

Bu sebeple depremlerde ortaya çıkan can ve mal kayıplarının kadere bağlanamayacağı belirtilirken, TMMOB İnşaat Mühendisleri Muğla Şubesi yazılı açıklamada bir milat olarak kabul edilen 17 Ağustos 1999 tarihli depremin ardından yapılanlar ve yapılmayanlar konusunda değerlendirmelerde bulundu.

“BU ACI DEPREMLERDEN YETERLİ DERS ALINMADI!”

1999 yılına kadar yapı stokunu oluşturan anlayışın pek bir işe yaramadığının acı bir tecrübeyle görüldüğünü ve ardından yaşanan tüm acılara rağmen bugün bile, yeterli ölçüde bir dersin alınmadığını kaydeden açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“1999 Gölcük ve Düzce depremlerinin ortaya çıkardığı büyük ölçekli can ve ekonomik kayıplar nedeniyle, her kurum ve kuruluşun ‘deprem afetini’ yeniden düşünmeye başladığını söyleyebiliriz. 17 Ağustos 1999 Gölcük Merkezli Deprem de  yüzde 25 mertebesinde yapı stokunun kullanılmaz hale gelmesi ülkemizde ciddi bir panik yarattı. Yapılarımızın yüzde 6’sı yerle bir olmuş, yüzde 7’si ağır hasar almış, yüzde 12’si de orta ölçekte hasar görmüştü. Deprem merkezinden oldukça uzak olan kentlerimizde ciddi ölçüde hasarlar oluşmuş, can kayıpları yaşanmıştı. 17 Ağustos 1999 Doğu Marmara Depremi göstermiştir ki, İstanbul başta olmak üzere yaşanacak bir depremde yapı stokunun yüzde 25 kullanılamaz duruma gelecektir. Kaçak yapılaşmanın olağan sayıldığı ülkemizde, ağır hasarlı binaların arasında devlet daireleri, hastane, okul ve köprülerin de bulunması; sorunun sadece bir imar sorunu değil, daha farklı boyutlarının olduğunu da açıkça ortaya koymuştur. İnşaat Mühendisleri Odası’na göre temel sorun; plansızlık, çarpık kentleşme, yapı üretim sürecinin ve mesleki uygulamaların niteliksiz olmasının yanında,  tüm ülke topraklarının inşaat sektörünün bir arazisi olarak görülmesi, yapı denetiminin yetersizliği veya hiç olmamasından kaynaklanıyordu. Sorun, depremin kendisi değil ranta dayalı uygulanan politikaların doğurmuş olduğu sonuçlardır. Açıklıkla söylenebilir ki 17 Ağustos Depreminin acı sonuçları hafızalarda varlığını sürdürdüğü süre içerisinde yapılan bilimsel çalışmalar ve mevzuat değişiklikleri daha sonraki dönemlerde birer birer geri alındı veya yapılan düzenlemeler amacından uzaklaştı. Depremlerin yıkıcı ve acı sonuçları da kullanılarak yeni bir rant düzeni oluşturuldu. İstanbul başta olmak üzere var olan yapı stokunu güvenli bir hale getirmek yerine tüm yaşam alanları inşaatlarla dolduruldu. Toplanma alanları AVM ve gökdelene dönüştü. Neredeyse kentlerimizde nefes alınacak boş bir alan bırakılmadı. İhtiyaç temelli olmayan ve kentlerimizi yeni afetlerle yüz yüze bırakan lüks yapılar üretildi. Yapı stokunu deprem güvenli hale getirmek için toplanan 60 milyar lira da amaç dışı kullanıldı.”

“BİNALARIMIZ DEPREME GEREK KALMADAN KENDİ KENDİNE YIKILIYOR”

Türkiye’de binaların yıkılması için artık depreme bile gerek olmadığını, yapıların hiçbir dış etken olmadan bile yıkılabildiğine vurgu yapan TMMOB İnşaat Mühendisleri Muğla Şubesi, imalat ve denetim mekanizmalarının etkili çalıştırılmadığına dikkat çekti. Geçen yıl Beyoğlu-Sütlüce’de, yine Kartal’da bulunan Yeşilyurt Apartmanı’nın kendi kendine yıkılması ve 21 insanın yaşamını yitirerek 17 insanın da yaralanmasının manidar olduğunu kaydeden açıklamada, “Üstelik bu yapının üzerinde üç kat kaçak katın bulunması ve İmar Barışı`ndan yararlanmış olması yapı stokumuzun durumunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Önemli olan; yapıların kentleşme bilimine uygun olarak planlanması, ‘Deprem Yönetmeliklerine’ uygun olarak tasarlanması ve üretilmesinin sağlanmasıdır. Bir doğa olayı olan depremin doğal afete dönüşmesini önlemenin yolu, planlama-kentleşme, tasarım, uygulama ve yapı denetim sisteminin sağlıklı bir şekilde işlemesinden geçmektedir. Depremle ilgili hemen her konunun ayrı bir önemi bulunmaktadır. Ancak yapı denetimine ayrı bir vurgu yapılması zorunludur. Çünkü yapı denetimi, güvenli yapıların üretilmesini sağlayacak ve gelecekte aynı sorunların ortaya çıkmasını önlemenin güvencesidir. İnşaat ve yapı sektörünün işleyişini ve sorunlarını tam olarak çözemeyen, ilgili kurumlara, üniversitelere, Meslek Odalarına danışılmadan alelacele hazırlanan yapı denetimi kanunu, sorunu çözmek bir yana kendisi sorun olarak gündemdeki yerini almıştır. Yıllar yılı ekonomi ve siyasetin en büyük finans kaynaklarından olan inşaat sektöründeki payın bölüşülmesi, kimsenin işine gelmezken, tüm sorumluluk tek başına, üstelik hiçbir yaptırım gücü olmayan yapı denetim kuruluşları ile mühendis ve mimarların üzerinde bırakılmıştır. 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası`nın Genel Gerekçe bölümü, sorun ve çözüm bağlamında doğru bir felsefi yaklaşıma sahiptir. Ancak bu durum, yasanın içeriği ile denk düşmemiştir. Anlaşılmıştır ki yasanın genel gerekçesini yazanlarla yasayı çıkaranlar konuyu farklı algılamışlardır. Doğru bir noktadan hareket etmek, doğru yere ulaşma anlamına gelmemiş, yasa yapıcı, yasanın etki alanını daraltarak, muafiyet sınırlarının genişletilmesini sağlayıcı düzenlemelere imza atmıştır. Yapı üretim sürecinin önemli bir parçası olması gereken "Şantiye Şefliği" konusu da; çözümün değil, sorunun bir parçası olmuştur. Farklı meslek disiplinleri ve uzmanlık alanları dikkate alınmadan şantiye şeflerinin görevlendirilmesi, bilime ve bilgiye aykırıdır. Ayrıca bir şantiye şefinin 30.000 m2‘ye kadar 5 inşaatın şantiye şefliğini yapmış olması doğru değildir. Şantiye şefliği inşaatın her şeyinden sorumlu olması gereken bir iştir. Öyle ki, şantiyeden hiç ayrılmaması gereken bir görevdir. Buna rağmen 5 ayrı işin şantiye şefliğini bir mühendisin yapma şansı yoktur. Yine, yakın bir zaman önce "Ruhsatlardan Mühendis ve Mimarların" imzalarının kaldırılmış olması, sahteciliğe çağrı yapmak, mühendis ve mimarları yok saymaktır. Bu durum; mesleki yetkinliği ve meslek insanlarının gelişmesini zaafa uğratacaktır. Uğratmıştır.” denildi.

“HER SEFERİNDE SON DENİLDİ, 26. AF UYGULANDI”

1999 depremleri yapı imalatı dinamiklerinin değişmesi ve yapı denetim sisteminin kurulması için bir milat olarak kabul edildiyse, 2011 Van depreminin de ‘Kentsel Dönüşüm’ için milat olarak kabul edildiğini belirten TMMOB İnşaat Mühendisleri Muğla Şubesi, İmar Affı’na eleştirilerde bulunarak şunları aktardı:

“Türkiye`de gecekondulaşma süreci, ihtiyaç sahiplerinin barınma ihtiyacını karşılamaya dönük masum bir çaba olarak başlamıştır. Bu durum zamanla örgütlenmiş bir mafya tasarrufu olarak şekillenmiştir. İşin içerisine oy alma ve siyasi kaygılar da girince ‘af konusu’ her seferinde ‘bu son denilerek’ 26 kez yenilenmiştir. Topraklarımızın büyük bir bölümü deprem tehlikesi altında bulunduğu gibi, yapı stokumuzun önemli bir bölümü de deprem riski taşımaktadır. Konuyla ilgili olarak tüm bilim çevreleri ve Meslek Odaları mevcut yapı stokunun iyileştirilmesi, onarılması ve güçlendirilmesi gerekliliğini dile getirirken, 24 Haziran seçimleri öncesi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın öncülüğünde, TBMM tarafından oybirliği ile ülke tarihinin en kapsamlı ‘imar affı’ çıkarılmıştır.  Amaç maddesi ‘yerleşme yerleri ile bu yerlerdeki yapılaşmaların; plan, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun teşekkülünü sağlamak’ olan 3194 sayılı İmar Kanunu`na Geçici 16. madde eklenmiştir. Türk İmar Tarihinin bugüne kadar ki en kapsamlı imar affı olan bu düzenleme ile hiçbir mühendislik hizmeti almayan ve bu kanun kapsamında mühendislik hizmeti alması talep de edilmeyen yapılar, herhangi bir kontrol mekanizması olmaksızın, kuralsızca, sadece mal sahibinin beyanı ile kayıt altına alınarak yasal statü kazanmaktadır. Çevre ve Şehircilik Eski Bakanı Sayın Özhaseki,  ‘Mühendislere 2-3 bin lira verilmemesi için mal sahibinin beyanını esas aldık’ diyerek, ülkemizdeki yapıların yıkılma nedenleriyle, yaşanacak bir depremde yapıların yıkılma gerekçesini de ortaya koymuştur. Mühendis ve mimarlar yok sayılarak, "güvenli yapı üretimine ihtiyaç olmadığını" ortaya koymuşlardır. Mühendisin varlığını, bilgisini, uzmanlığını parayla ölçenlerini mühendisler hiçbir zaman unutmayacaklar.”

Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500