Advert
Advert
Advert

ALEVİLİKTE EN-EL HÂK…

ALEVİLİKTE EN-EL HÂK…
Bu içerik 1266 kez okundu.
Haberin galerisi için tıklayın!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Milas Şubesi’nce ilçemizde ‘Alevilikte En-El Hâk’ konulu panel düzenlendi… Panele katılan konuşmacılar, varoluştan yok oluşa kadar geçen süreçte Alevi inancının insana verdiği değeri gözler önüne serdi…

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Milas Şubesi’nce Milas Şoförler ve Otomobilciler Odası Toplantı Salonu’nda ‘Alevilikte En-El Hâk’ konulu panel düzenlendi. Panele, Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Kültür Sekreteri Haydar Selçuk, Berlin Anadolu Alevileri Kültür Merkezi Eski Başkanı Dr. Yüksel Özdemir, Aşık Yeksan-Yazar Süleyman Deprem ve Araştırmacı Yazar Esat Korkmaz konuşmacı olarak katıldı.

Güzellikler dünyaya şölen ile gelmez…

Alevi geleneğine göre dua ile başlayan panelde konuşma yapan Esat Korkmaz; “Öncelikle sese söz vermek zorundayız. Çünkü Alevilikte her etkinlik ses ile açılıp, ses ile mühürlenmek zorundadır. Ses, bağlamanın yapısına gizlenmiş, sırlanmış bir olanaktır. Aslında güzellikler dünyaya şölen ile gelmez. Eğer yeni doğduğumuz an annemiz inlemeseydi, biz ağlamasaydık dünyaya gelmeyecektik. Evren de böyle bir inleme sonucu oluşmuştur. Doğada neyi ele alırsak alalım her güzellik bir ağlamanın, bir inlemenin sonucu olarak ortaya çıkar. Acı, bastırılmaya yatkın bir duygu durumu değildir. İstesek de, istemesek de deneyime zorlar bizi. Deneyimle birlikte biz de geleceğimizi kuran acı ile tanışmış oluruz. Biz eğer geleceği kuramıyorsak ve de acı çekiyorsak bilin ki acımız yabancılaşmıştır. Dolayısıyla ses, her türlü güzelliğin doğumunun kanıtıdır. Doğan yaşama koşacağına göre, bizler de titreşim olup sese dönüşmek, dönüşerek yaşama taşınmak ve yaşamın aklı ile buluşmak zorundayız. Sesler amaçsız değildir. Zamanı tersine çevirmek, geçmişi kucaklamak, geleceği kurmak gibi bir amacı vardır. Fiili gerçekçilik dediğimiz şey işte budur. Bu nedenle sesin sahibi olan ozanların, zakirlerin, sözün sahibi olan bilgelere göre anlatacak daha çok şeyi vardır algısı kültürümüzde benimsenen bir kabuldür. Kabul gereği sese acıkan her Alevi, sesi içebilmek için zakirine ve ozanına koşar, zakir ve ozan kendisine koşanlarla kucaklaşır. Bir anlamda bugünkü muhabbetimizin zakirlik görevini üstlenen Haydar Selçuk’a, bir üçleme için söz veriyorum” diyerek, mikrofonu Haydar Selçuk’a bıraktı.

Bağlaması ile salondakilere 3 değişik eseri seslendiren Selçuk’un ardından Kürsüye gelen ve konuklara kısa bir konuşma yapan Dernek Başkanı Akif Özbilge; “Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Milas Şubesi olarak düzenlemiş olduğumuz Alevilik ve Alevilikte En-El Hâk konulu panelimize hoş geldiniz. Bu akşam ki etkinliğimizi düzenlememiz için bu salonu tahsis eden Milas Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanımız Sayın Nurol Paskal ve Yönetim Kurulu Üyelerine teşekkür ediyoruz. Ben sözü fazla uzatmayacağım çünkü bu akşam çok değerli konuklarımız var. Sözü onlara bırakacağım. Yolunuz açık olsun, yolunuz ışıkla dolsun. Sevgi ile kalın” dedi ve sözü panelistlere bıraktı.

Uyanalım ve yaşama merhaba diyelim…

Panelin amacına yönelik kısa bir giriş yapan Esat Korkmaz; “Bu akşam Alevilikte En-El Hâk konusunu konuşacağız, tartışacağız, sorgulayacağız. Konuşacağız ki kendimizi bıraktığımız yerde bulalım. Sorgulayalım ki yaşadığımız anın ve geleceğin tehdidini ortadan kaldıracak olan başkaldırım bizden uzaklaşmasın. Bizi toplumsal bir güce taşıyacak olan araçlarımızı harekete geçirelim. Geçirelim de siyaseti ve devleti terbiye edecek korkunun yaratıcıları olabilelim. İçimizi elden geçirmenin zamanı geldi de geçti diye haykıralım. Haykıralım da bizi bizden ayırma girişimleri boşa çıksın. Birbirimize nasihat sahibi olalım diye seslenelim. Seslenelim de asıl nasihat sahibi yaşama sürüş yapalım. Kendi yarattığımız dünyada dünyasız hale gelmeyelim, yurtsuzluk yazgımız olmasın. Sonucu bizden saklanan bir geleceğe salalım kendimizi. Salalım da insan kalan yerlerimize bir ağrı girmesin. Gelecek zamanın bir çocuğu olmak için soyunalım. Soyunalım da geçmişimizden ürkmesin. Ancak umudun geleceğe açık olduğunu şimdi ile ilgilenmediğini bilelim. Şimdinin mahkûmu olmaktan sakınalım da umutlarımız düş kırıklığına uğramasın. Kendimizi şimdinin tekrarına bağlarsak zamanı da işsiz bırakmış oluruz. Zaman işsiz ise gelecek de, geçmiş de yoktur. Zamana iş bulalım da umudumuz olsun, olsun da gelecekte yaşayabilelim. Gün gecesine kapanmaya başladığında karanlık olup, kapkaranlığı kovalım. Gün sabaha uyanmaya başladığında karanlığı kovalım. Yani kendi akşamımızı, kendi sabahımızı belirleyelim. Buyruk almadan kendi gönül dünyamızda uykuya çekilebilelim. Dürtülmeden kendi gönül sabahımıza uyanalım ve yaşama merhaba diyelim. Diyelim de ölüm bize teşekkür etsin. İşte böyle sözü ele alalım. Alalım da 4 kitapta bulamadık yerimizi diye bağıralım. Bağıralım, ses olup yaşamın aklına taşınalım ve evrenin dilini çözelim” dedi.

Hâk bir bütündür…

Korkmaz, Alevilikte En-El Hâk konusunu açmak üzere sözü Süleyman Deprem’e bıraktı. Deprem, kendi yazdığı bir şiirle salondakileri selamladıktan sonra şöyle devam etti.

“Öncelikle Hâk kavramının kelime anlamından girersek Hâk, her şeyden önce Farsçadan dilimize giren şekliyle toprak demek, ayağının toprağı olmak demek. Hâk aynı zamanda saf emeğin karşılığıdır. Alın terinin karşılığıdır. Yani Hâk topraktır, emektir. Bir başka deyişle Hâk, bütün kâinatın, bütün evrenin kendisidir. Aynı zamanda bir muhakkak Ali demişiz. Ali Hâk’tır, Hâk Ali’dir.

Neden biz Tanrı veya Allah sözcüğünü ısrarla Hâk diye söylüyoruz? Çünkü Hâk kavramının içine 4 kitap sığar, Allah, Tanrı kavramı sığar fakat tüm bunların içine Hâk kavramı sığmaz. Çünkü bunların hepsi Hâk’tan zuhur etmiştir. Hâk bir bütündür. Biz de bu bütünün bir parçasıyız. Pirimiz-Üstadımız Hallacı Mansur En-El Hâk derken, birileri onu kötülemek adına ‘ben Tanrı’yım, Allah’ım’ diyor ama bu gerçeği kimse değiştiremez.

Binlerce yıl önce bugünümüzü görmüşler, tespitlerini koymuşlar, bütün bilim adamlarının bugün kanıtladığı gerçek, Alevilerin Hâk kavramını ispat etmektedir. Alevilerin felsefesini ispat etmektedir. Buradan hareketle bu bütünlüğü çözmenin üçlü bir anahtarı vardır. Din, tarih ve mantıktır. Dine, tarihe ve mantığa uymayan hiçbir sav, hiçbir proje, hiçbir düşünce Aleviliğin ilkesi olamaz. Hünkârımız, ‘Bilimle gitmeyen yolun sonu karanlıktır’ diye noktayı koymuş. Bilimin dışında bir gerçek aramak, Aleviliğin felsefesinde yoktur. Bu noktadan bakıldığında, Alevilikte Hâk kavramı, kozmik bir döngüdür. Her şey ama her şey birbirine dönüşür. Buna da Alevi felsefesinde ‘Devri Daim’ denir. Ölümü kabul etmeyiz çünkü ölen sadece tendir. Ölen sadece insan değildir. Yaşayan her organizma için ‘can’ diyoruz ve yaşayan her organizma kozmik evrenin bir parçasıdır. Dolayısıyla inancımız; bilim-tarih ve mantık üzerine gelişmiştir. Buna da varoluş felsefesi denilmiştir. Bu felsefeye göre hiçbir şey yoktan var edilemez, vardan yok edilemez. Kozmik evren dediğimiz şeyi oluşturan 4 ana unsur ise hava-su-ateş ve topraktır. Bunların biri olmadığında yaşam mümkün değildir. Yer su, gök duman iken Ali var idi. Bu nedenle Ali Hâk’tır diyoruz. Bilirsiniz, bizde bir deyiş var: ‘Ayna tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme.’ Oysa aynaya baktığınız siz kendinizi görürsünüz. Demek ki Ali benim, ben Ali’yim. İşte En-El Hâk’ın bir diğer anlamı da budur. Ali Hâk’tır, ben de Hâkkın bir parçasıyım. Kendi özümüzde evreni yönetebilirsek doğruyu bulmuş oluruz. 1400 yıldan buyana bulaştırılan ve yozlaştırmak için inkâr politikalarıyla birlikte yozlaştırılmaya çalışılan, yol erkanımıza bulaştırılmaya çalışan söylemleri yok etmek, bunlardan ders almak zorundayız. Özümüze dönmek zorundayız. Evrendeki hiçbir şey sebepsiz var edilmemiştir. İşte Aleviliğin inancı buna dayanır.”

Görsel şölen eşliğinde insan ve evren…

Konuşmasını, slayt gösterisi eşliğinde yapan Dr. Yüksel Özdemir ise, mikro ve makro ölçülerde bir organizmayı ele aldı ve sonsuzluğa kadar uzanan bir yolculuğu salondakilere aktardı. Yüksel; “Uzay dediğimiz, kâinat dediğimiz boşlukta milyonlarca-milyarlarca galaksi bulunur ve yaşadığımız dünya, bu galaksilerden birinin içerisinde. Bize en yakın olan ay ve marsı biliyoruz. Oralara insan ve robotlar gönderiliyor. Diğerlerinin ne olduğunu hiç bilmiyoruz. Öğrenmek için de hiç birimizin ömrü yetmez. Çünkü her canlı belli bir süre varlığını sürdürüyor ve sonra ölüm dediğimiz, aslında başka bir sürece dönüşüyor. Hakka yürüyen bir insan toprağa emanet edilir. Bir süre sonra ten çürümeye başlar. Toprağın içindeki börtü-böcek sizden beslenir. Yağan yağmurla sizin parçalarınız yer altı kaynak sularına karışır. Bir ağacın kökleri sizden beslenir. Yani yok olup gitmiyorsunuz. Başka bir vücutta can buluyorsunuz. Tıpkı dünyamızın güneşin etrafında, ayın da dünyamızın etrafında döndüğü gibi. Yaşadığımız dünya da kendi etrafında dönüp duruyor.

Bilim adamları insan DNA’sının şifrelerini çözmeyi başardı. Birçok canlıyı olduğu gibi insanı da kopyalamak mümkün. Belki de dünyanın bir yerlerinde bu kopyalama işlemi yapılıyor, bilmiyoruz. Artık sizden alınacak bir parça ile karaciğeriniz, böbreğiniz, kalbiniz bir bütün haline dönüştürülebiliyor. Organ naklinde adeta çağ atlandı. Bilim adamları bugünlerde yaşlanmaya neyin neden olduğunu araştırıyor. Önümüzdeki yüzyıllarda belki bu da bulunacak. Fakat şöyle bir düşünün. Bugün normal bir insan ömrü 60 ila 80 arasıdır. 300 yıl bir insanın yaşadığını düşünün! Şu anda 8 milyara yaklaşan dünya nüfusu böyle bir buluşun ardından kaç milyara ulaşır? Bu insanlar nerede ve nasıl barınır? Bugün bile toprak-su veya başka sebeplerle yaşanan savaşlar hangi boyutlara varır? Dolayısıyla tıpkı dünyanın, ayın, diğer milyarlarca galaksinin kendi ekseni etrafında döndüğü gibi canlılar da bir dönüşüme tabidir” diyerek, salondaki konuklara görsel bir yolculuğa çıkardı.

Panelistlerin konuşmasının ardından kısa bir ara verildi ve sonraki bölüm, soru-cevap şeklinde devam etti.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500