Advert
Advert
Advert

DEĞERLİ BÜYÜĞÜMÜZ ‘ALİ MAT’ ANISINA…

DEĞERLİ BÜYÜĞÜMÜZ ‘ALİ MAT’ ANISINA…
Bu içerik 7018 kez okundu.
Haberin galerisi için tıklayın!

Milas Ticaret ve Sanayi Odası (MİTSO) eski Başkanlarından, eski Belediye Meclis üyesi, bir dönem de CHP İl Sekreteri ve CHP yönetim kurulu üyeliği görevi yapan değerli büyüğümüz Ali Mat 15 Şubat 2017 tarihinde hayatını kaybetmişti.

MİTSO Basın Birimi Sorumlusu, Araştırmacı - Gazeteci - Yazar Olcay Akdeniz, eski MİTSO Başkanları ile söyleşi yapmış, bu söyleşilerden birini de Ali Mat ile gerçekleştirmişti.

Olcay Akdeniz’in Ali Mat ile gerçekleştirdiği söyleşiyi, merhum ‘Ali Mat’ın anısına O’nu, daha iyi tanımak ve anlamak için siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz. Olcay Akdeniz’in değerli büyüğümüz Ali Mat ile gerçekleştirildiği söyleşi şöyle:

BİR VAROLUŞ SAVAŞININ HAYRANLIK UYANDIRICI DİRENİŞİ

Olcay AKDENİZ

Kimi kişiler ünlerini yaptıkları işten kazanırlar.

Kimi kişiler toplumda üstlendikleri roller, görevler gereği ünlenirler.

Kimi kişilerin ünleri, adlarının önünde gider.

Ve pek çok kişi o tanınmışlığın nereden geldiğini bilmez. Merak da etmez. Çünkü o kişinin o bilinen hali zaten yeterince ilgi ve merak konusudur.

Eskiler Ali Mat’ı kunduracılığıyla, sonraki kuşak kundura malzemeciliğiyle bilseler de onun asıl kimliği Cumhuriyet Halk Partililiği ile öne çıkar.

Ali Mat denilince herkesin aklına kunduracı Ali Mat değil Cumhuriyet Halk Partili Ali Mat gelir.

Ecevit’li CHP’nin yıldızının parladığı 1970’li yıllarda Milas’ta da Ali Mat’ın yıldızı parlar. O yıllarda Ankara’da CHP içinde Ali Topuz parti içi düzenlemelerde ne kadar hünerli ise Milas’ta da Ali Mat o kadar hünerlidir. Demokrat Partililerin, Adalet Partililerin CHP’ye kazandırılmasında, parti içinde kimlerin nerelere aday gösterileceğinde Kaymak Hasan ne kadar etkili ise Ali Mat da ondan geri kalmaz. Gençleri partiye kazandırmada terzi Hasan Budakoğlu ne kadar becerikli ise Ali Mat da o kadar etkilidir. Köylülerle iletişimde Terzi Ahmet ne kadar başarılı ise Ali Mat da esnaflarla iletişimde o kadar başarılıdır.

Parti kongrelerinde hep ağırlığını hissettirir. Parti içindeki becerisi ve başarısı sayesinde kazandığı ünü kunduracılığının çok önünde gider. Particiliği, toplum içindeki örgütçülüğü gözleri kamaştırdığı için onun iş yaşamındaki destansı başarısı asla göze çarpmaz. Kimse onun bu yanını bilmez, merak da etmez. Zaten o da iş ve parti yaşamındaki yoğunluktan fırsat bulup ta anlatmaz.

Üstelik Ali Mat, Ali Mat olmazdan önce de CHP’lidir. CHP’nin hevesli, genç ve idealist bir örgütçüsüdür. İş yaşamındaki gelişimi, onun partiliğine ket vurmaz. Belki, sadece biraz daha renklendirir. Zaten o kuşağın bilincinde ve ahlak anlayışında, parti olanaklarıyla bir yere gelmek, iş çevirmek, “köşe dönmek”, yatırım yapmak yoktur.  Böyle şeyleri kimse aklının ucundan bile geçirmez. Böyle bir düşünce savruğu bir anlığına akla gelse de ayıp sayılır. O kuşağın anlayışına göre partiden geçinilmez, tersine yeri geldiğinde kişisel varlıklar parti için harcanır. Meslek odalarına, kooperatiflere, derneklere, kurumlara başkan olunur, fakat bu bile kişisel bir arzu sonucu değil bir parti örgütçülüğünün doğal yansımasıdır.

O kuşak bunu böyle bildi ve böyle yaşadı.

Ali Mat için de bu böyle olmuştur. Particiliğiyle parıltılı bir ad kazanmış olsa bile onun asıl büyük başarısı mesleğinde ve iş yaşamındaki kat ettiği görkemli yoldur. Sürdürdüğü büyük bir varoluş savaşının ve hayranlık uyandırıcı direnişidir, yaratıcılığıdır ve çalışkanlığıdır.

Partili Ali Mat’ın parıltısından gözlerimizi şimdi onun bu destansı yaşam mücadelesine çevirelim. Onun ağzından ilginç yaşam öyküsünü dinlerken fondaki olayları da gözden kaçırmayalım. Girit Adasının elden çıkmasıyla sonuçlanan süreçte adada yaşanan dehşet, sonrasında varını yoğunu Girit’te bırakıp çoğunlukla Anadolu’nun Ege kıyılarına göç edişle başlayan yoksulluk ve hayata tutunma direnişi. Sonrasında Kurtuluş Savaşı, yeni bir ülkenin kuruluş ve var ediliş çabası. Tek parti döneminin Milas’taki izleri. Ardından çok partili yaşama geçiş ve bu süreçte ilk kez karşılaşılan parti çekişmelerinin küçük bir ilçeye ve insanlara yansıması ve sonrası…

İşte, tüm bu olayların izlerinin fonda canlandığı destansı bir yaşam öyküsü.

Haydi, gelin 1978 – 1981 yılları arasında Ticaret Odası Başkanlığı yapan Ali Mat’ın yaşamını ve ilginç yaşam mücadelesini onun anlatımıyla dinleyelim.

Dünden bugüne MİTSO’ya emek verenler

Ali MAT

- Aslında bizim kökenimiz Girit’e dayanıyor. Ailemiz Girit’ten göç etmiş.

- 1928 yılında Kuşadası’nda doğmuşum. Daha altı aylıkken babam ölmüş. Adı Hasan. Babam çok varlıklı birisi imiş. Bir teknesi varmış. Celeplik yapıyormuş. Davarları kesip kesip kendi teknesiyle Sisam, Kalimnos, Sakız adalarına götürüyormuş. Adalarla yaptığı hayvan ticaretinden çok kazanmış.

- Annem İstanköy’den Fatma. Annemi İstanköy’den Bodrum’a gelin getirmişler. Babam annemi ilk kez İstanköy’de görmüş. Annem o zaman daha çocuk yaştaymış. Sokakta kaya oynuyormuş. Sırma gibi saçları varmış. Babam, ben bu kızı alacağım, diye tutturmuş. Olmaz, demişler; o daha çocuk. Yemek yapmasını bile bilmez, demişler. Çocuk bakamaz, demişler. Babam olsun, demiş diretmiş; ben ona hizmetçiler tutarım, demiş. Yemek yaptırmam, çocuk baktırmam, demiş. Öyle de yapmış; sonra her çocuk için bir hizmetçi tutmuş. İkisi kız, üçü erkek, beş çocukları olmuş. En büyükleri Saniye Halam. Nahide Halam çocukken ölmüş. Mehmet Sait Mat, Mustafa Kemal Mat ve en küçükleri ben Ali Mat.

- Babam askere gitmiş. Savaşa katılmış. Dört yıl dönmemiş. Haber de alamamışlar. Öldü, demişler. Bir gün babam çıkıp gelmiş. Askere giderken üç çocuğu varmış. Döndükten sonra iki çocuğu daha olmuş. Askerden döndüğünde olan ilk çocuğuna Mustafa Kemal adını koymuş. Babam her doğan çocuğu için bir kurban kestirirmiş. Fakat Mustafa Kemal abim için çift kurban kestirmiş.

- Babamın kardeşlerinden Melek halam, Ali Çavuşla evlenmiş. Ali amcam, Çanakkale’de şehit olmuş. Ali amcamın adını sonra bana vermişler.

- Bize aileden yadigar iki sandık berber aletleri kalmıştı. Bir de Atatürk’ün hediyesi bir gümüş saplı baston varmış. Onu, en büyük ağabeyim olan şoför Küçük Mehmet erittirip bize, yani kardeşlerine yüzük yaptırmış.

- Dedem de Giritli. O da Girit’te celeplik yaparmış. Celep Sait derlermiş. Bu yüzden dedemin ilk soyadı “Hacısaitaki” imiş.

- Ailemiz Girit’ten önce Bodrum’a göç ediyor. Annemi, İstanköy’den Bodrum’a gelin getiriyorlar. Bodrum’da bir süre kalıyorlar. Sonra işler açılınca Kuşadası’na göçüyorlar. Babam, Kuşadası’nda adalarla ticaret yapıyor. İşleri çok iyi imiş. Fakat ben 6 aylıkken babam ölmüş… Sonra, akrabalarımız hep Bodrumlu olduklarından biz de Bodrum’a göçmüşüz.

- Bodrum’da iki evimiz vardı. Orada bize hizmet eden ak saçlı, ak sakallı bir dede vardı. Bir de beyaz bir atımız vardı. Kır at çok güzeldi. Bahçede takılırdı. O ak saçlı dedeye annem para verir, o da bizim için alışveriş yapardı. Bize buğday ekmeği alır, kendisi francala ekmek alırdı… Böyle hazır yiyince ne olur? Para bitmiş. Yapacak bir iş yok…

- Halam Zehra Yükselen bizi Milas’a davet etti. Bize “Ağabeyimin öksüzleri” diyerek sahip çıktı. Biz de 1935 yılında Milas’a göçtük. O zaman ben yedi yaşındaydım. Halam Zehra Yükselen adeta Milas’ın Lokman Hekimi gibiymiş. Milas’ta o yılların ünlü doktoru Doktor Sezai ile de arası çok iyi imiş. Doktor Sezai zaman zaman halamdan ilaç sorarmış

- Milas’a gelince halamın oğlu Mehmet Yükselen beni hemen okula yazdırdı. Daha yedi yaşındaydım. Menteşe İlkokulu’na gitmeye başladım. Annem de dostların aracılığıyla Sakarya İlkokulu’na memur olarak 14 lira maaşla işe girdi. Paramız yoktu. Annemin çeyizlik eşyalarını satarak geçinmeye çalışıyorduk.  Şekerli su, buğday aşı, bulgur çorbası ile günlerimizi geçirirdik. Pantolonlarımız hep yamalıydı. Ayakta ayakkabı yok. Hep nalın giyerdik. Gerçi o yıllarda herkesin pantolonu yamalıydı, yokluktan çocukların hemen hepsi nalın giyerdi. Çoğu zaman geceleri aç yattığımız da olurdu… Yaz ayları Giritli İbrahim amcamın yanında çıraklık ederdim.

- Menteşe İlkokulu’ndayken Başöğretmenimiz Kazım bey idi. Öğretmenlerimiz Şeref Bey, Kadir Bey, Müyesser Hanım’dı, benim hatırladıklarım.

İkinci sınıfta iken öğlenleri okula sofralarla yemek gelirdi. Varlıklı aileler gönderirdi. Yoksul, öksüz, yetim çocuklar yerlerdi… Müftülerin Osman’dan, Terzadelerden (Mustafa Terzioğlu – zeytinyağı fabrikası sahibi) en güzel yemekler gelirdi; kuru fasulye, pilav… Diğerlerinden pırasa, karnabahar falan gelirdi.

- 1938 yılında biz Menteşe İlkokulu’nda, ikinci sınıfta idik. Okulda tam da öğle yemeğini yerken Başöğretmenimiz Kazım Bey geldi. “Çocuklar, size çok acı bir haberim var” dedi. Atatürk’ün öldüğünü o zaman öğrendik. Okulda bir kıyamet koptu. Çığlıklar, feryatlar… Herkes ağlıyordu. Kızlar, oğlanlar, Yahudi çocukları, öğretmenler... Hep birlikte ağlıyorduk. Ben hem ağlıyor hem de Atatürk’ün tekrar dirilmesi için dua ediyordum… Ne diyorsun sen, Atatürk bizim için çok büyük bir idealdi. Çok büyüktü… Günlerce yasını tuttuk.

- Aynı yıl ablam Nahide Mat’ın ölüm haberini de yine okulda almıştım. Haberi akrabam Adan İzmirli getirmişti. Ben hem eve koşuyor hem hayata tekrar kavuşsun diye dua ediyordum. O yıl bizim en hüzünlü yılımız olmuştu. Annem çok yıkılmıştı. Ablam öldüğünde 18 yaşındaydı. Annem çok yıkılmıştı.

- Ben Sakarya İlkokulu’nda okuyordum. Okul çıkışı anneme yardıma giderdim. Annem Menteşe İlkokulu’nda çalışıyordu. Sınıfları, sıraların altlarını süpürürdü. Ben de ona yardım ederdim. Anneme her ay 14 lira maaş, her ay bir kilo şeker, her yıl bir takım elbise ve bir ayakkabı verirlerdi.

- Sonra, İkinci Dünya Savaşı yılları geldi. Savaşa girmedik ama savaşın yokluğunu yaşadık. Karneyle, ağır işçilere günde bir ekmek verirlerdi. Diğer işçiler yarım ekmek alırlardı. Evlerde gaz lambaları yanardı, elektrik yok. Gazı, ekmeği karne ile alırdık. Harp yıllarıydı işte…

- Beşinci sınıftan çıktık, okulu bitirdik. Hiç sınıfta kalmadım. Okul bitince amcamın yanında kunduracı çıraklığına başladım. Haftada 25 kuruş alıyordum. Ben devamlı ustamın evine su taşıyordum. Bir şey öğrenemiyordum. Çünkü dükkanda kıdemli çırak vardı. Epey bir böyle devam etti. Sonra amcam beni Giritli Mehmet ustaya çıkak olarak teslim etti. Orada da Ördek Kazım diye bir çırak vardı. Ben onun yanında yine ikinci sınıf çırak olarak kalıyordum. Yine de yavaş yavaş işi öğrenmeye başlamıştım ki fakir bir usta olan Koreli Şeref’in bacanağı olan Mustafa Karakuş’un yanına 2 lira haftalıkla girdim. Köpek derisinden boğazı lastikli terlik yapıyorduk. İlk haftalığımla o terlikten bir çift anneme götürdüm. Sanki bütün dünya annemin olmuştu. Beni çok öpmüştü. En çok Mehmet Mat ağabeyimi severdi ama hepimiz için saçını süpürge etmiş, çok cefa çekmişti.  Sonra bir gün, elimden iş geldiğini görünce kunduracı Ali Aşan beni çağırdı, “Oğlum”, dedi. “Biz akraba sayılırız; gel benim yanımda çalış. Sana 4 lira haftalık. Ben annenle bir konuşayım”, dedi. Konuşmuş. Ali Usta evimize geldi. Annem de razı olunca onun yanında işe başladım. Çok sevinçliydim. Ustam bana çay söylüyor, lokum, helva alıveriyordu. Ben de 4 lira haftalığımı anneme veriyordum. Ama nasıl çalışıyorduk, nasıl çalışıyorduk… Sürekli ayakkabı dikiyorduk. İşi yetiştiremiyorduk.

- Kunduracılığın yanı sıra tütünde de çalışıyorduk. Terzi Ahmetlerin (Ahmet Faik Demirkol – THK Başkanı) tütün tarlasında çok çalıştım. Kardeşi Bahattin benim çok iyi arkadaşımdı. Babaları Şükrü amcanın tütün tarlasına giderdik çalışmaya. Ben çelimsiz olduğum için beni tütünde çok çalıştırmazlar, suya gönderirlerdi. Annemle abim Mustafa Mat tütün kırarlardı. Annem çok iyi tütün kırardı. Gece sabaha kadar tütün kırar, bırakır sonra okula çalışmaya giderdi. Biz de kırılan tütünleri dizerdik. Tütün işçiliğinden çok para kazandık.

- Tütünden sonra da kunduracılığa devam ederdim. Günde bir çift ayakkabı bitiriyordum. Bir çift ayakkabı için günde 225 kuruş alırdım.

- Eniştemiz Hüseyin Çavuş (İhsan - Hasan Özgen’in babaları), zeytinyağı fabrikaları üstüne ustaydı. Terzadenin baş makinistiydi. Kışları onun yanında yağhanecilik, un değirmenciliği ve buz fabrikası işçiliği de yapıyordum. Anneme haftada 2 buçuk lira, bana da her gün 25 kuruş veriyordu… Onunla köylere gider, makinistlik yapardı.  Kırcağız’da Küçük Mehmet’in fabrikası o zamanlar meşhurdu. İki sene orada çalıştım. Eniştem de biraz insafsızdı. Beni çok çalıştırırdı. Gece kalkar, elimde çıra ile işçileri kaldırır fabrikaya getirirdim. Kazanı yakıp motora yağını koyup çalıştırırdım. İstimine bakardım. Yağmur altında, yağ için gelen zeytin yüklerini kümelere indirirdim. Çuvalları doldururdum. Yan tarafımızda bir un değirmeni vardı. Ona da bakardık. Çalışmaktan anamdan emdiğim süt, burnumdan gelirdi. Yorgunluktan ağladığım çok olmuştur. Bir gün dayanamadım, annemi çağırttım. O da Kırcağız’a, fabrikaya geldi, durumu gördü. “Oğlum, sen burada çalışamazsın”, dedi. Eniştemin haberi olmadan ordan kaçtık. Milas’a doğru yağmur altında yürümeye başladık. Sarıçay’a geldik. O gün çok yağmur yağmıştı. Sarıçay iyice kabarmıştı. Köprü yok. Yağmur altında bir saat bekledik. Neden sonra, çay biraz azaldı. Köylülerin de yardımıyla çayı geçip Milas’a, evimize döndük.

- Tekrar kunduracılığa girdim. Gündüz kunduracılıkta, geceleri ise Ahmet İzmirli ile kahveci çıraklığında çalışıyordum. Salı günleri yine kahveci çıraklığı yapmak için ustamdan izin alıyordum. Kahveciliğin kazancı iyiydi ama bir zanaat sayılmazdı. Bu yüzden kunduracılığa devam ediyordum. Barışma usulü tütün çapası ve sulaması işleri alıyor, dört arkadaşımla bu işleri de yapıyorduk.

- Artık 16 – 17 yaşlarında kunduracılıkta kalfa olmuştum. Kendi başıma bir çift ayakkabı dikiyor ve 2 buçuk lira alıyordum. Evde de ayakkabı tamiri işleri yapıyor, iyi de para kazanıyordum. Benliğimi de bulmuştum. Beyaz gömlek, kıçırdaklı siyah, kahverengi çift yüzlü ayakkabıya ve ipek bir mendile sahip olmuştum. 18 yaşında ilk kez takım elbisem oldu. Sevdiklerim de vardı, sevildiklerim de…

- 1946 yılıydı. Hayrettin Coşkun partide sekreterdi (Cumhuriyet Halk Partisi). Kendisi Arnavut’tu. Benim de çok samimi dostumdu. Sürekli Doktor Sezai’nin yanında dururdu. Doktor Sezai de o yılların en meşhur doktoru. Doktorluğu kadar Cumhuriyet Halk Partililiği de meşhurdu. Partinin ilçe yönetimindeydi. Hayrettin, beni partiye kaydetti.  “Ali Mat, sana güveniyorum. Allaha güvendiğim gibi güveniyorum. Beraber çalışacağız. Ev ev dolaşacağız, çalışacağız”, dedi.

- O yıllarda Cumhuriyet Halk Partililerle Demokrat Partililer arasında çok büyük çekişmeler vardı. Ali Sağıroğlu DP’li idi. Ağabeyi Mehmet Sağıroğlu ise CHP’li idi. Bir gün parti (CHP) binasına gidiyordum. Ali Sağıroğlu ile karşılaştım. “Ne işin var orda”, diye bana laf söyledi, azarladı. Çekişme çoktu…

- O yıllarda Gazipaşa Mahallesi Dumlupınar Ocak Başkanı Şefik İçöz’dü. Firuzpaşa Mahallesi İnönü Ocak Başkanı ben oldum. O zaman her mahallede bir “ocak” vardı. Parti, mahallelerde bu “ocak”larla örgütlenirdi. Hisarbaşı’nda, şimdiki PTT’nin olduğu yerde CHP binası vardı. Binanın zemini tahtalarla kaplıydı. Üstüne bastıkça tahtalar gıcırdardı.

- Bir gün partideyiz. Hayrettin Coşkun, “Bugün Ankara’dan Nazmi Akdeniz geliyor”, dedi. Nazmi Akdeniz, o yıllar Milas Belediye Başkanı idi. Ankara’ya Milas’ın su meselesi için gitmişti. Milas’ta o yıllarda ya Kaymakkavağı’ndan açıkta gelen sular kullanılır, ya da evlerdeki, mahallelerdi kuyuların suları içilirdi. Nazmi Bey, bugün Labranda suyu diye bildiğimiz Kargıcak Yaylasının sularını Milas’a akıtmıştı… Kargıcak Yaylasından suyun Milas’a getirilişi ve şehre akıtılışı o zaman filme alınmış. O filmi biz İstikamet Sineması’nda seyrettik. Film bitince herkes alkışladı, bağırdı, coştu.

- Nazmi Akdeniz, çok iyi konuşma yapardı. İyi hatipti. Akşam gittik, partide onu bekledik. O zaman partinin yönetiminde olan Hasan Türel, Doktor Sezai Çomo, boyacı Hasan Özkan, Muhittin Görgen, Sadık Sağıroğlu, Mehmet Yükselen, daha kimler kimler… Herkes Ankara’dan gelen Nazmi Akdeniz’i bekliyor… Geldi. Bir alkış, bir alkış...

“Beyler, dedi. Size İsmet Paşa’nın selamlarını getirdim”, dedi.

Salonda bir alkış koptu, bir alkış koptu… Sonra beni gösterip, “Bu çocuk kim?” diye sordu. “Mehmet Yükselen’in yeğeni” dediler. İlk kez o zaman tanışmıştık kendisiyle.

- Benim partide asıl tanınmamın nedeni, Hasan Fehmi İlter sayesinde oldu (Avukat H.F. İlter, sonradan CHP’den Muğla milletvekili seçildi ve milletvekili iken öldü)… İlçe kongresi yaklaştığında delege kartları hep benim dükkana geldi. Köylülere duyuruldu. Kartlarınızı Ali Mat’ın dükkanından alın, dediler. O yüzden pek çok kişiyle tanıştım. Tapucu Servet’in binası o zaman yeni bir binaydı. Parti binası da oraya taşınmıştı (İnönü Caddesinde, Milas Ortaokulu ve Üçgen Park karşısındaki 19 numaralı ev). O zaman Mustafa Dalkılıç partinin sekreteriydi. Kendisi aynı zamanda Sadık Sağıroğlu’nun da muhasebecisiydi. O yıl Kasım Gülek, Milas’a, partimize geldi. Kasım Gülek, o yıllarda elinde asa, omuzunda heybe, ayağında çarıkla Anadolu’yu adım adım, köy köy gezmesiyle meşhur olmuştu. CHP’nin efsaneleşmiş genel sekreteriydi… Bir keresinde Ankara’da onun evine gitmiştim. Evin her tarafı aslan postu ile kaplıydı. Postlar koltuklara bile geçirilmişti. Evinin her tarafı kütüphaneydi. Çok iyi bir hatipti.

- 1949 yılında askere gittim. Daha ilk gün haksız yere tokadı yedim. Sonra yazıcı onbaşı oldum. Çok güzel günlerim geçti. Askerliğimi İstanbul’da Hadımköy’de yaptım. Er acemi eğitim bölüğümüz 300 kişiydi. Bölükte yazıcı onbaşı oldum. Bölükten her hafta 20 kişi izne gönderiliyordu. İzne her gönderdiğim asker, bir daha izne göndereyim diye hediyesiz gelmezdi. Cuma günü bölüktün salıveriliyorduk. Pazartesi günü sabah içtimasına geliyorduk. Oradan Mudanya’ya, sonra Edremit’e geldik. Oraların insanları hep Giritlidir. Onlarla güzel sohbetlerimiz olurdu. Sonra teskereyi Edremit’ten aldık.

- Edremit’te bir tahta sandık yaptırdım. İçini, sigara ve kunduracı malzemesi ile doldurdum. Askeri sigaralar o zaman yarım yarım içiliyordu. Sigaraları satın aldım. Sonra İstanbul’dan büyük bir bavul dolusu kunduracı levazımatı ile Milas’a döndüm. O zaman Uncular caddesinde Hüseyin Kırova’nın dükkanı vardı. Dükkana gidip baktım, küçüktü. Küçük ama idare eder, deyip 5 liraya o dükkanı tuttum. İlk pençeyi saatçi Musa’ya, ilk potini yeğenlerim Sabiha, İhsan ve Nahide’ye yapmıştım… Tacir Tosunoğlu’na 112 buçuk lira borç yapmıştım. Ali Aşan kefilim olmuştu. Fakat bütün akrabalar iş yaptırıyorlar ama paralarını ödemiyorlardı. Eniştemden potin paralarını alamıyordum. Amcamın İzmir’e niye kaçtığını o zaman anlamıştım… Buna rağmen gece saat bire, ikiye kadar çalışıyordum. Yemiyor içmiyordum. Çay bile içmez, tuvalet için dükkandan eve gelirdim. Tatil günleri bile öğleye kadar çalışır, öğleden sonra bir paket Kulüp sigarası alır, Esentepe’ye gider, orada bir çay içerdim. O zaman çok mutlu oluyordum. Diğer günlerde Asker sigarası alır, ikiye böler, tığ ucu ile ağzıma götürür öyle içerdim. Böylece kazandığım tutumlu davranma alışkanlığı ömrüm boyunca devam etti, bugünlere kadar geldi. O günlerde kazandığım iktisat alışkanlığı beni hep fuzuli masraflardan alıkoymuştur.

- Ustamın Kızılay caddesinde 38 veya 40 numarada bir dükkanı vardı. O dükkan benim tutmuş olduğum dükkandan daha genişti, tavanı yüksekti. Sonunda ustamın dükkanını tuttum. Dükkanın aylık kirası 15 lira idi. Dükkanı ikiye böldüm. Yarısını bir berbere 15 liraya kiraya verdim. Çok çalıştım. Çok da tutumlu davranıyordum. O yıllarda ortada para dönmüyordu. Sık sık da partiye gidip geliyordum. Partiye gidip geldikçe beni tanısınlar, bir taraftan da iş yapalım, diye düşünüyordum. İzmir’den çive, kunduracı levazımatı, deri ve kösele getirip hem kendim işliyordum, hem de meslektaşlarıma satmaya başladım. Güzel para kazanmaya başlamıştım fakat sermayem yeterli gelmiyordu. Abim Mustafa Mat’tan 50 bin lira borç para aldım. Ona her hafta masrafları için 12 buçuk lira veriyordum. Dükkanda malım iyice azalmıştı. Veresiye olarak verdiğimiz işlerin karşılığı için tütün satımını bekliyorduk. O günlerde abim gelip dükkanın halini görünce küplere bindi. Beni bir güzel haşladı. Bu da bana güzel bir ders olmuştu. Onun parasını tütün parasını alınca ödedim, kurtuldum.

- Bu sırada beni Bodrum’dan akrabamızın kızıyla evlendirdiler. 1954 yılında Bodrum’da şaşalı bir düğün yaptık. Artık geceleri evden çıkmıyordum. Geceleri evde saya kesip dikiyor, gündüzleri bunları dükkanda işliyordum. Masraflarımın artmasına rağmen param artıyor, sermayem genişliyordu. İlk evlendiğimde Firuzpaşa Mahallesinde 50 liraya bir ev tutmuştuk. Fakat kira parası çok geliyordu. Bu evden çıkıp küçük halam Melahat Hanımın evini tuttuk, ayda  30 liraya. Fakat evde karasuluk patlıyordu. Avluya büyük büyük taşlar atıyor, bu taşlara basarak, taştan taşa atlayarak eve girebiliyorduk.

- Sonra ağabeyimle Sabunhane caddesindeki evi satın aldık. Evi satın almak için Bodrum’daki iki evimizi sattık. Evlerden birisi baba evimizdi. Türkkuyusu Camisinin yanındaydı. Öteki ev kaymakamın evinin karşısındaydı. İki evin parası aldığımız eve yetmediği için 2 teneke zeytinyağı parası borçlanmıştık.

- 1955 yılında bir kızım oldu. Adını Nalan, koyduk. Çok güzel bir çocuktu. Komşular, ne güzel bu çocuk diye kızımızı sevmeye gelirlerdi. O sırada evimizde su yoktu. Karım, mahalle çeşmesine su doldurmaya giderdi. Yine su doldurmaya gittiği bir sırada evde, kızımın yastığı altında duran, karıma düğün hediyesi olarak verdiğim kalın parçalı bilezik, altın saat, biraz para yok oldu. Çok aradık, fakat bulamadık. Çok üzüldük. Ben bu kadar çalışayım, o kadar iktisat yapayım, tutumlu davranayım, o kadar para çalınsın… Çok canım yandı.

- 1961 yılında kızım Nalan menenjitten öldü. Çok üzüldük. Perişan oldum. Kızım için hastalığı boyunca çok masraf etmiştim. Onu İstanbul hastanelerine götürmem, kızımın felçli oluşu, buna rağmen çok hassas konuşmaları, “şeker babam” deyişleri, sinemaya gitmeyelim, dediğimizde “Biliyorum, ayağım sakat. Onun için gitmek, götürmek istemiyorsunuz” deyişleri, kimseye söyleyemediğim, içime gömdüğüm en büyük acı oldu. Bu acı halen daha devam ediyor. Kızımın “şeker babam” diye konuşmaları hiç aklımdan çıkmadı…

- Sonra kendimi toparladım. Yeniden çalışmaya başladım. Geceleri yan gelir olsun diye gazinoları dolaşıp boş bir kiloluk, yarım kiloluk, 250 gramlık rakı şişesi topluyordum. Boş şişeleri16 kuruşa alıp Cemal Yüksel’in kamyonu ile İzmir’e götürüyor orda 31 kuruşa satıyordum. Kazandığım parayla İzmir’den hem kunduracı malzemesi hem de hazır, altı oto lastikli işçi köylü ayakkabısı getirmeye başladım. Bu lastik ayakkabıları 8 liradan alıyor, 12 liradan satıyordum. Sonra, parça poplin bez getirip bunlardan gömlek diktirip satıyordum.   İzmir’den kahve getirip geceleri kahvecilere satıyordum. O zamanlar kahve ticareti yasak. Sorduklarında, “Asker arkadaşım getirmiş” diyordum…  Böylece kunduracılığı bırakarak ticarete başladım.

- Erdal Çerçi (1974 -12 Eylül 1980 arasında CHP’den Milas Belediye Başkanı), beni Maliye’ye şikayet etti.  Raşit Kurtuluş (Erdal Çerçi’nin dedesi) halefleri de o zaman kunduracı malzemeleri ticareti yapıyordu…  Sıkıntıdan dudaklarım uçukladı. Çünkü o zaman ben defter nedir, kayıt nedir hiç bilmiyorum ki…

“Deftere geçeceksin”, dediler. Sabih Çerçi (Erdal Çerçi’nin ağabeyi) iyi bir avukattı. O bana; “Sen Erdal’a aldırma”, dedi. “Dedem bir tek kösele ile başlamış bu işe. Bizleri o okuttu”, dedi. “Sen al defterleri, Mustafa Dalkılıç’a git. O sana yardımcı olur”, dedi. Fakat çok mert bir insandı Erdal’ın ağabeyi… Velhasıl, biz böylece deftere girdik. Deftere girdikten sonra, hodri meydan, dedim ben artık. Bende korku yok…

- Zeki Duygulu (Türk Sanat Müziğinin ünlü bestecilerinden) öz halamın oğludur. Nazmi Yükselen de öz halamın oğludur.  Nazmi Yükselen’in büyük ağabeyi Mehmet Sait Yükselen…. Zeki Duygulu küçük yaşta Fotogillerle çalışmaya başlamıştı (Fotolar; bir zamanlar Milas’ın ünlü orkestrası. Orkestranın kurucusu Foto Mustafa Demir; Türk Halk Müziği sanatçısı Makbule Kaya’nın babasıdır) Fakat onlarla geçinememiş. Gözü yükseklerdeydi… Özel İdare’nin (Cumhuriyet Caddesi ile Filiskin Sokak köşesinde) orada evleri vardı. Mükerrem ve Hatice diye ablaları vardı. Onlarla da geçinemediği için Milas’ı terk edip İstanbul’a gitti. Orada soyadını “Duygulu” diye değiştirmiş. Müzik yaşamını İstanbul’da sürdürdü.

- Zeki Duygulu bir gün Milas’a konsere geldi. “Halazadem gelmiş” diye biz de konsere gittik. Konser Bahar Sineması’ndaydı. (Bahar Sineması, Kadıağa Caddesinde, Akdeniz Otelin olduğu yerdeydi). Zeki Duygulu ve grubunun kemancısı Naci Tekdal’dı. O gün konsere Bodrum’dan, Bodrum Hakimi Mefaret Hanım da gelmişti. Biz de sinemadayız. Birden bir fısıltı dolaştı; Hakim Hanım gelmiş, Hakim Hanım gelmiş… En önde oturuyormuş…”. Ben meraktan yerimden kalktım, sahnenin önünden dolaştım. Hakim Hanım gerçekten oradaydı.

Bir süre sonda Zeki Duygulu “Uslu dur kadımın, çıldırtma beni” adlı şarkıyı söylemeye başladı. Zeki Duygulu öyle, çalıyor, öyle söylüyordu ki, beh, beh, beh…

“Uslu dur kadınım çıldırtma beni

Ben artık bildiğin o ben değilim

Bir başka yağmurla ıslak mendilim

Yeter artık ağlatma beni

 

Uslu dur kadınım çıldırtma beni

Dökülmüş yaprağım, sararmış güzüm

Çiğli kirpiklerle yaşlıdır gözüm

Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm

 

Yeter artık ağlatma beni

Uslu dur kadınım çıldırtma beni”

Şarkı bitti. Hakim Hanım şarkıyı bir daha istedi. Sonra bir daha istedi…

Zeki Duygulu ve arkadaşları da bir daha, bir daha söylediler.

Onlar şarkıyı söylerlerken ortalıkta bir fısıltı daha dolaştı. “Hakim Hanım ağlıyor…” dediler. Ben yerimden kalktım, bir daha sahnenin önünden dolandım. Baktım, Hakim Hanım gerçekten ağlıyordu… O gece onlar Bodrum’a döndüler. Sonra da Hakim Hanım’ın kendini astığı haberi geldi…

- Bu arada hayat mücadelesi de devam ediyordu. Terzade’nin fabrikasından prina alır, Yahudi ailelere 25 kuruşa satardık (Terzade: Mustafa Terzioğlu’nun şimdi yerinde bir iş hanı olan, Şehir Parkı ile Barış Caddesi arasındaki zeytinyağı ve prina fabrikası). Böyle, böyle Yahudilere çok prina sattık.

- Gençliğimizde çok çalıştık, çok yokluk çektik ama güzel günler de yaşadık. O zamanki arkadaşlarımız halamın torunu ve amcamın çocuğu Adnan İzmirli, halamın oğlu Nazmi Yükselen, komşumuz Muharrem Çağatay, halamın torunu ve amcamın çocuğu Hasan İzmirli, Feyzittin Keskin… Sonra Yahudi arkadaşlarımız vardı; Bohor’un kızı Ayfer… Bohor, Milas Şehir Parkını çalıştırırdı. Ayfer de çok güzel bir kızdı. Sonra yine bir Yahudi kızı Yıldız vardı. Aynı Belgin Doruk gibiydi. Tenekecinin oğlu Yako, Bohor’un oğlu Orhan… Çok iyi arkadaştık… Kimi zaman hep birlikte yürüyerek Güllük’e giderdik. Yahudi kızlar da gelirlerdi. Cumartesi günleri akşam yemeğinden sonra yola çıkardık. Yol boyunca şarkılar, türküler söyleye söyleye, yürüye yürüye Güllük’e giderdik. Pazar günü sabaha karşı Güllük’e varırdık. Akşama kadar yer, içer, denize girerdik. Sonra Pazar günü akşam yine yürüye yürüye Milas’a dönerdik. Pazartesi günü sabaha karşı Milas’a varırdık.

- Yahudi mahallesinde her akşam bir evde toplanılırdı. Birlikte yenilir içilirdi. Onların aileleri bizimkiler gibi tutucu değiller ki… Eğlenceler olurdu. Yemekte şarap içilirdi. Her akşam yemeği masasında mutlaka şarap olurdu. Onlar, bizim gibi değillerdi ki…

- Gençliğimizde futbola da merak sardık. Devrim Okulunun (Devrim İlkokulu; 12 Eylül’den sonra adı 23 Nisan İlkokulu oldu) arkasında Askeri bir saha vardı. Orada maçlar yapardık. Ben, halamın oğlu Nazmi Yükselen, Lütfü Tavaslıoğlu, İsmet İşçi… Yani hep CHP’li grup. Sonra Milas Gücü’nü kurduk (Milas Gücü Spor Kulübü. Kuruluş tarihi: 1958). Rengini Nazmi Yükselen seçti. Ankara’da bir kulüp varmış, rengi mor-beyazmış. (Hacettepe Spor). Bize, o kulüpten forma getireceğini söyledi. Ankara’ya, o kulübe mektup yazdık, forma göndersinler diye. Maalesef cevap bile gelmedi.

- 1950’li yıllar Demokrat Parti’li yıllardı. Ben CHP’liydim. Sonra piyasada mal bulunmaz oldu. DP zamanında Odaya üye olmadığım için kunduracı çivisi bile alamıyordum. 1954 yılında, halamın oğlu Nazmi Yükselen’i ziyaret için Ankara’ya gittim. O zamanlar Nazmi Yükselen Ankara’da popüler bir sanatçı. Giderken yarım kamyon mandalina, portakal götürdüm. Param o kadardı, ancak yarım kamyon mal alabilmiştim. Bunları Aydın’a kadar kamyonla götürdükten sonra orada trene verdim. Ankara’ya varınca sırtımda, apartmanlara taşıyarak çok mandalina, portakal sattım. Bir kısmını kavafa verdim, o sattı. Sonuçta 380 lira para kazandım. İzmir’e 180 lira borcum vardı, onu gönderdim. Elimde kalan parayla 12 lira 10 kuruşa bir çuval kahve aldım. O yıllar kahve Ankara’da serbest ama buralarda yasak. Ben kahveyi halaoğlumdan bulduğum bir viyolonsel kabına doldurdum. Sepetlere koyup ağzını diktim. Öylece Milas’a geldik. Korka korka Üçyol’dan geçtik, Milas’a vardık. Dükkandan teraziyi aldım, kahveyi ikişer kiloluk paketler yaptım. Soranlara Nazilli’den arkadaşlar getirmiş, dedim. Milas’taki bütün kahvecileri gezdim. Kahveleri sattım. 250 gram kahveyi eve götürdüm. 250 gram da anneme verdim. Böylece 380 lira kazandım.

- Sonra İzmir’e gittim. Borcumu ödedim ya, anam, anam, anam.., oradaki tüccarların beni koyacak yerleri yok! Bir kuruş harcatmıyorlar. Orada inat ettim; zengin olacağım, diye. Çocuklara birer tapu vereceğim, diye karar verdim. Çocuklara tapuları veremedim ama torunlara verdim… Oradan İstanbul’a gittim. Orada Milaslılar, Bodrumlular var. Onlardan mal aldım. Ama çok çalıştım, çok…

- 1968’den önce Bodrum’daki kunduracılara birer ikişer mal veriyorduk. Sonra orada herkes kunduracılığı bıraktı, sandaletçiliğe başladı. Bodrum’da sandaletçilik yaygınlaşınca Milas’taki deriler yetmez oldu. Bodrum’a  mal yetiştiremez olduk. Ben de dışarıya açıldım; Denizli, Antalya, Aydın, Nazilli, Bozdağan’dan mal alıyor, Bodrum’a, sandaletçilere malzeme taşıyordum. İyi malzeme bulmak için o zaman İzmir’in ilçelerini dolaşıyordum. Bodrum’da sandaletcilik yaygınlaştı, mal yetiştiremiyorduk.

- O sıralar Muğla’da bir Şükrü usta vardı. Onun yaptığı deriyi hiç kimse yapamazdı. Çam kabuğu ile deri boyardı. Eski usul tabaklanmış deriler alıyor, Bodrum, Bozdoğan, Karacasu’da keçi derisi işletiyorduk. Denizli’de derilere ikinci bir işlem yaptırıyorduk. Deriyi ön ve ters yüzünden zımparalattırıyorduk. Sonra bu derilerden sırım, çanta, şapka, bilezik, halhal, kolye yaptırıyorduk. Talep o kadar çoktu ki, iş yetiştiremiyorduk. O yıllarda Bodrum’da insanlara kendi işlerini bıraktırıp deri işi yaptırıyorduk. Kahvehanecileri bile çalıştırıyorduk. İş, hep el işi idi. Çok kazandık, parayı koyacak yer bulamadık.

- Artık tuzumuz kuruydu. Hem ticareti, hem siyaseti birlikte yürütmeye başladık.  O sıra Milas Ticaret Odası, Buldanlıların elindeydi. Onlar da Adalet Partiliydi. Ben ise o zaman CHP ilçe yönetiminde 12 yıldır üst üste yönetim kurulu sekreterliği yapıyordum. Belediye’de de 12 yıl encümen üyeliği yaptım. Encümen üyeliğim sırasında Avukat Abdürrahim Soykan bana çok yardımcı oldu. Kendisi de iyi bir CHP’liydi. 1974’te CHP Milas Belediye Başkanlığı seçimini kazandıktan sonra Belediye Başkanı Erdal Çerçi, beni yanından bırakmazdı. Güzel günlerimiz geçti… Erdal Çerçi, ekmek fiyatlarını hep bana yaptırırlardı… 12 Eylül’de meclis ve encümen üyeliğim sona erdi. 1983 yılındaki seçimlerde Ünal Çetin ANAP’tan (Turgut Özal’ın Genel Başkanı olduğu Anavatan Partisi) belediye başkanı seçildi. Ben de S0DEP’ten (Erdal İnönü’nün genel başkanlığı Askeri Konsey tarafından veto edilince Cezmi Kartay’ın başkanlığında kurulan Sosyal Demokrat Parti) yeniden meclis üyesi seçildim.

- Buldanlılar zamanında ben Ticaret Odasında meclis üyesiydim. Bir gün CHP ilçe yönetimini topladım. Oda seçimini alacağız, dedim. Arkadaşlar; nasıl alacağız? dediler. İnanmadılar. Odaya giden her sokağın başına bir adam koyacağız, dedim. Görev taksimi yaptık. Oy kullanmak için gelenleri daha sokağın başında bizim arkadaşlar tutuyorlar. Seçimi kazandık. Ben başkan oldum. O zaman İsmail Akarsu genel sekreter, Mustafa Ekmekçioğlu oda muhasebecisi, Bülent Sezgin odacı… Ben bu odayı gençleştireceğim, dedim. 38 yıldır odada çalışmakta olan Mustafa Ekmekçioğlu’nu emekli ettik. Bir yıl geçti. Osman Arıkan’ı işe aldık. Sonra 28 yıldır çalışmakta olan İsmail Akarsu’yu emekli yaptık. Osman Arıkan odanın genel sekreteri oldu. Bana emeklilerin ikramiyelerini hangi parayla ödeyeceksin, diye arkadaşlarım itiraz etmişlerdi. O sırada Bodrum Ticaret Odası kurulmuştu. Kayıtları bizde olan Bodrumluların kayıtlarını para karşılığı verdik. Para vermeyenin kaydını vermedik. Bu paraları da öyle karşıladık.

- O sıralar işlerim iyice yoğunlaşmıştı. Bu yüzden odanın yönetiminden de, partinin yönetiminden de ayrılmak istedim. Tufan Doğu (Sonradan SHP Muğla Milletvekili), il başkanıydı. O karşı çıktı; “Sen bana Kazıklı’dan bile rapor veriyorsun. Hiçbir yerden senin verdiğin gibi rapor gelmiyor. Seni il yönetimine alalım” dedi. “Ne olacak, haftada bir gün değil mi?” dedi. Ben ilçe yönetiminden çıkayım, derken il yönetimine girmiş oldum. Fakat işler o kadar yoğundu ki, gece saat 02.00’lere kadar oturur düşünür, sigara içerdim. Sigara içerken de aklıma gelenleri not ederdim.

- 1968 yılında Sadık Koç ile ortak otomobil komisyonculuğuna başladık. Ortaklığımız 21 yıl devam etti. 1972 yılında kendime sıfır kilometrede, tek kapılı Anadol bir otomobil aldım. Bu arada küçük yan gelirleri bırakıp oto ticaretine başladım. Oğullarım de elime yapışmış, yardımcı oluyorlardı.

Otomobilimiz birken iki, ikiyken üç olmuştu. Ben ayrı, onlar ayrı geziyorlardı. Yaşım tarzımız değişmişti. Artık zengin olmuştuk. Yan gelirler, oto satışı, ayrıca komisyon, ev kiraları, Bodrum’dan gelen gelirler… Gezileri arttırmıştım. Çevremdeki eş, dost da artmıştı. Ben de eş dost sevdalısı olmuş, çıkmıştım. Yaşım 40’tı. Bodrum, Marmaris, İzmir, Denizli gezileri benim için hem ziyaret, hem ticaret oluyordu. Bendeki o iktisat duygusu biraz gevşemişti… Zevke, sefaya dalmaya başlamıştım. Sonra işin farkına vardım, kendimi toparladım.

- 1970’lerin başında çimento fabrikası kurmak için halka açık Milas Ören Menteşe Çimento Fabrikası (ÖRMEN) A.Ş kuruldu. Biz de işin içindeyiz. Bir gün ben, Belediye Başkanı Erdal Çerçi, Milletvekili Hasan Fehmi İlter, Hasan Budakoğlu, Günay Karadağ, Hüsnü Karakoyun, Adnan Özmen Ankara’ya gittik. O zaman CHP ile MSP (Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi) koalisyonu var. Kredi alalım, inşaata başlayalım, dedik. ÖRMEN için Sanayi Bakanlığına gittik. Bakan MSP’li Hasan Aksay. Bakan bize “Biz anahtar teslim fabrika yaparız. Ne kadar paranız var? Paranız hangi bankada?”, diye sordu. Biz; Tütüncüler Bankası deyince, “Haydi ya, devlete geliyorsunuz, paranız özelde!”, dedi. Sonra “Ören’in altı hep kömür. Ben Sarıçay’dan Antalya’ya kadar hep çay kenarlarında yatmışım. Oraları iyi bilirim Oralar hep kömür. Siz fabrikayı nereye kuracaksınız?”, dedi. Umudumuz kırıldı.

- O gün akşam Ankara’da Suat Sayın’ı dinlemeye gittik. Basık bir yerdi. Çok da sigara dumanı vardı. O gün hem ben, hem Hasan Fehmi İlter sigarayı bıraktık. Sigaraya 12 yaşında başlamıştım.

- 12 Eylül’den sonra, 2 – 7 Kasım 1981’de İzmir’de 2. Türkiye İktisat Kongresi toplandı.  Ben oda başkanı olarak o kongreye delege olarak katıldım. Özal kongrede çok önemli bir konuşma yaptı. O konuşması, benim önümü açtı.

- Şehir garajının orada dükkanlar, işyerleri yapmak için Güç-San Kooperatifini kurduk. Üç yıl kooperatif başkanlığı yaptım. 96 tane dükkan, işyeri, 96 tane de ev yaptık. Aydın’a gide gele elektrik bağlattım, trafo kurdurdum. 7 ay içinde yollarını beton parke ile kaplattık, altyapısını, merdiven altlarına tuvaletlerini yaptırdık. Her şeyi mükemmel olmuştu. Herkese tapularını verdik. Orada örnek bir başkanlık yapmışımdır.

- Sağlığım hiç iyi olmamıştı. Bu yüzden oğullarımdan birisinin doktor olmasını çok istedim. Ama olmadı… Onların ticarette olduğu kadar siyasette de yer almalarını, sosyal faaliyetlerde bulunmalarını, işlerinde bir olmalarını istedim. Onların mutlaka şirketleşmeye gitmeleri için üç yıl uğraştım. Sonunda onu da başardık. Oğullarım her yerde bahsi geçen MAT-SAN LTD. ŞTİ.’nin sahibi oldular. Artık huzur içindeyim. Gözümde hiçbir şey yok. Sadece sağlıklı yaşam, iyi bir ölümü düşünüyorum.

- Ben hayatta her işi yaptım. Çorap, tespih, takunya sattım. Ayakkabı boyadım. Kundura imalatı yaptım. Berberler için krem yapıp sattım. Terzilerin tüm malzemelerini getirip sattım. Dükkanın önünde kavun, karpuz sattım. Aydın’a kamyonlarla kömür yollayıp sattırdım. Para kazandıran her işi bıkmadan, usanmadan, zevkle yaptım.

- Ticareti ve siyaseti birlikte götürmeye çalıştım. Beni cemiyete ilk kez 1951’de askerden gelip CHP’de Dumlupınar Ocak Başkanı oluşum tanıttı. Bu arada DP’den çok çektim. 1954’e kadar çok güzel giden DP, daha sonra ekonomi ve baskı yönünden CHP’lilere çok çektirdi. 1960’tan sonra ferahladık. Ben de CHP’de yönetim kurullarında görevler almaya başladım. İlçe sekreterliği, meclis üyeliği, encümen üyeliği, il yönetim kurulu üyeliği, komisyon başkanlıkları, kooperatif başkanlıkları yaptım. Fakat en sevdiğim Ticaret Odası başkanlığı oldu.  O zaman Osman Arıkan’ın odaya alınması ve odanın gençleştirilmesi benim eserimdir.

- İnsanlarla olan diyalogum, kimi kiminle görüştürebilirim ve bundan fayda temin edebilirim, şeklinde olmuştur. Yapılacak işlerimi her gün akşamdan not tutup programlayarak başarmışımdır. Cebimden ve yatak odamda başucumdan kalemi, kağıdı hiç eksik etmemişimdir. Ticarette, siyasette…, neyi kafama koymuşsam hedefime ulaşmışımdır. Bugüne kadar hiçbir şeyde gözüm kalmamıştır.

- Belediye Meclisi olsun, Ticaret Odası olsun, bizim için bir okuldu. Bizlere çok şeyler öğretti. Çok dost kazandırdı. Çevremi genişletti.

Milas Ticaret Odası Yöneticileri / 1978 – 1981 Ayaktakiler (soldan sağa): Milas Ticaret Odası Muamelat Memuru Mustafa Ekmekçioğlu, Meclis Üyesi Dursun Akın, Genel Sekreter İsmail Akarsu, Yönetim Kurulu Üyesi Erbil Sar, Yönetim Kurulu Üyesi Ünal Kabaçam. Oturanlar: Meclis Başkanı Hasan Özkan, Yönetim Kurulu Üyesi Nail Tünay, Başkan Yardımcısı Ahmet Faik Demirkol, Ticaret Odası Başkanı Ali Mat.

 

Ali Mat, Milas Belediye Meclisi ve Encümeni Üyesi Ayaktakiler (soldan sağa) : Belediye Doktoru Ali Kara, ------, ------ Ültanır, Hüsamettin Emek, Ali Mat. Oturan: Belediye Başkanı Erdal Çerçi.

 

Güçsan Toplu İşyeri Kooperatifi Başkanı Ali Mat.

 

Milas Gücü Bodrum’da: Ali Mat’ın da kurucularından olduğu Milas Gücü Spor Kulübü Bodrum’da, Askerlik Şubesi karşısındaki eski futbol alanında resmi geçit töreninde. Yürüyen grubun ön sağ başındaki kişi Ali Mat.

 

Ali Mat.

 

Ali Mat, oğlu Hüseyin Mat ile MİTSO'nun kuruluşunun 93. yılı anısına 29.10.2016 tarihinde Milas Kaymakamı Fuat Gürel'den MİTSO'ya yapmış oldukları hizmetlerin anısına plaketlerini alırken.

 

Ali Mat, eşi, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
mbt     0000-00-00 Ve demisimdir ki,ulan bizde ne calistik yorulduk derdim biz neyiz ki. Kizinin vefati,kakime hanim,ankaradan forma ve zalim eniste kisimlari en dikkat cekici ve vurucu noktalar sahsimca. Bir konservatuar ogrencisi olarak burdan ne karakter ve hikayeler cikar ve yapim olur dusuncesine hasil oldum. Emegi gecenlere saygilar. Bravo. Hergun haber okuma aliskanliginin faydalari. Aydinlandik. İnsallah gelecek kusaklarda da boyle aydin caliskan kisiler yer alir ve ornek olur saygilar
mbt     0000-00-00 Baslarken hep yazilarin uzunluguna nasil bitecegine bakariz. Gozumuzde buyuturuz insan psikolojisi hemen bitsin diger isime gucume bakayim bir hayatin icine birden fazla hayat katmak yetistirmek amaciyla bu sekilde davranir. Bu yazit da ise aa bitti mi nasi ya dedim. Ben beyfendinin kendisini bu haber ile tanimis ve duygulanmisimdir. Ve vay be ne insanlar varmis milas ta demisimdir. Oncelukle Allah rahmet eylesin,bassagligi dilerim. Okurken en dikkat ceken sey iktisat ve caliskanligi olmustur.
FAHRİ ŞAHİN     2017-03-01 Allah gani gani Rahmet Eylesin,böyle müteşebbis insanlar Milas 'a çok nadir gelmiştir.Cennet mekanın olsun ALİ MAT amca.Olcay Akdeni̇z abi,Erdal Çerçi'nin bulunduğu fotoda ....geçmişsiniz,Mevlüt Panay ve Belediye başkatibi Hüseyin Ültanur.Hatırlatmak istedim.Saygılar..Fahri ŞAHİN
Hüseyin Mat     0000-00-00 Bu ropartajı yapan ve kaleme alıp yazan Sevgili Olcay Akdenize Gazete Güney Ege ye emeği gecen herkese sükranlarımızı ve tesekkürlerimizi sunarız. Sevgilerle...
Ismail sarioglu     0000-00-00 Nurlar icinde yatsin iste hayat bu