Advert
Advert

LAİKLİK: DIŞ POLİTİKANIN İHTİYACI OLAN İLAÇ

Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’in Arap Baharı’yla birlikte bölgede hakim güç olacağı beklentisiyle oluşturduğu ve ideolojik saplantı haline gelen Sunni öncelikli dış politikanın bölgedeki karşılığı ne yazık ki çok kez yazdığım gibi Türk dış politikasının kadim doğruları içinde büyük bir kaybedilmişliğin resmi oldu

LAİKLİK: DIŞ POLİTİKANIN İHTİYACI OLAN İLAÇ
Bu içerik 1733 kez okundu.
Advert
Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’in Arap Baharı’yla birlikte bölgede hakim güç olacağı beklentisiyle oluşturduğu ve ideolojik saplantı haline gelen Sunni öncelikli dış politikanın bölgedeki karşılığı ne yazık ki çok kez yazdığım gibi Türk dış politikasının kadim doğruları içinde büyük bir kaybedilmişliğin resmi oldu. Siyasal İslam’ın AKP döneminde resmi ideoloji haline gelmesi ve bunun dış politikaya yansıması Orta Doğu’da mezhepçi kabarmanın içinde Türkiye için çok önemli riskleri barındırıyor. Tabi bu pragmatist Siyasal İslamcı dış politika öngörüsü içerisinde kolayca saf değiştirebilen AKP dönemi dış politika stratejisi son yaşananların ardından Suudi Arabistan’ın liderliğini yaptığı mezhepçi kabarmanın en önemli parçalarından biri oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiği Suudi Arabistan ziyareti, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamalar  ve Türkiye’nin Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan “İslam Ordusu”nun tüm aşamalarında olacağının açıklanması Riyad-Ankara ilişkilerini anlamak ve anlatmak için yeterince açık bilgileri içinde barındırıyor. Siyaset bilimi ders kitaplarında dünyanın en despotik ve totaliter rejimleri arasında olduğuna örnek gösterilen bir rejimle Türkiye’nin bu kadar yakın ilişki içinde bulunması dış politik çıkarlar içinde değerlendirilemez. Bunun en son kanıtı ise geçtiğimiz hafta yaşanan Suudi Arabistan ile İran arasında yaşanan gerginlikle iyice su yüzüne çıkmış oldu.  Yaşanan mezhepçi kabarmanın Türkiye’ye çok ağır faturaları olacağı artık saklanamaz bir gerçek. Suudi Arabistan’da geçtiğimiz yıl ölen Kral Abdullah’ın ölümün ardından tahta oturan Kral Salman’ın çok daha şahin bir yönetim şekline sahip olduğu görülüyor. Arap Baharı’nın başından beri Suudi Arabistan yönetiminde de bir “Arap Baharı” korkusu vardı. Bu doğrultuda Sunni-Şii fark etmeksizin rejim karşıtı her türlü ayaklanmanın bastırılacağı mesajını her fırsatta hem ülke içinde hem de bölgedeki diğer ülkelerde sıklıkla verdiler. Son krize baktığımızda tarihten bu yana araları kötü olan İran ve Suudi Arabistan arasında yaşananlar siyasi bir çatışma olsa da içinde çok ciddi kimlikler ve bunların tarihsel bagajlarını barındırıyor. Bölge açısından çok tehlikeli olan; bu iki tarihsel kimliğin liderleri olan iki ülkenin yaşayacağı kriz ve çatışmanın sonrasında mobilize edilen kimlikleri Orta Doğu’nun içinden geçtiği bu dönemde yeniden evlerine sokamayacağınız gerçeğidir. Kuşkusuz bundan en ağır şekilde etkilenecek olan ülkelerin başında ise Türkiye gelecektir. Bu durumda rahatlıkla söylemek mümkün olacaktır ki “reel politik ile mezhep çatışması” iç içe geçmiştir. Türkiye’nin doğalgazının % 75’ni aldığı iki ülke olan İran ve Suudi Arabistan’ın yaşadığı gerilimde taraf olması hiç akıllıca bir adım olmaz. Unutmayın Türkiye elektriğinin % 60’ını doğalgazdan üreten bir ülkedir. ABD’nin ve genel anlamda Batının Mısır’daki tecrübeden sonra “Ilımı İslam” yatırımının sonuçları ortadayken, ABD’nin varlığını petrol ve silah ticaretine borçlu Suudi Arabistan’a karşı tavrının değiştiğini söylemek mümkün. Suudi Arabistan’ın da bundan endişe duyduğu, üstüne üstelik İran’ın yapmış olduğu nükleer anlaşma ve yaşanan İran rejimin ılımlılaşma ihtimali Batı-İran ilişkilerini Suudi Arabistan’ın arzu etmeyeceği şekilde yakınlaştıracağı ortada. Obama Suudi Krallığı’ndan gelen tüm söylemlere rağmen İran konusunda geri adım atmadı. İşlerin bu kadar çetrefilli bir hal aldığı durumda Türkiye’nin son 13 yıldır yaptığının tersine ihtiyacı olan tek şey “laik” bir dış politika vizyonuna sahip olması. Rejim ideolojisinin yayılması için bölgede 10 milyar dolar yatıran, Kolombiya’dan paralı savaşçılar satıl alan, Türkiye’nin birlikte hareket etmekten mutluluk duyduğu rejimin,, kılıçla insan kafası kesme yöntemleri de dahil olmak üzere her türlü muhalefeti susturmak için 2015 yılında tarihinin en fazla idamını gerçekleştirdiği hatırlatmak isterim.  Laik olmayan Sunni/İslamcı dış politikanın Mısır, Suriye, Libya’da geldiği hal ortada. Bu dış politika anlayışının ilham kaynağı, imrenerek takip edildiği Suudi Arabistan’ın arkasına takılmanın ise Türkiye’ye hiçbir faydası olmayacaktır. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu dış politika vizyonu laik, mezhepçilikten arınmış şekilde olması gerekir. Bunu şu anki iktidarın bakış açısıyla değerlendirdiğimde kuşkusuz imkânsıza yakın bir ihtimal olduğu da bir gerçek. Diğer gerçek ise bu anlayışının devamı halinde kaybedenin Türkiye olacağıdır.
Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500